Güvercin ve kumru

GÜVERCİN VE KUMRU
Güvercingiller (Columbidae) adıyla anılan ve 300 den çok kuş türünü içeren aynı familyanın üyeleridir. Kutup bölgeleri ile ılıman iklim kuşağının en soğuk yerleri dışında dünyanın hemen her yerinde bir kaç güvercin ve kumru türü bulunur. Aslında biyolojik özellikleri açısından bu kuşlar arasında hiç bir fark yoktur. Yalnız geleneksel olarak biraz daha iri türlere güvercin, öbürlerine kumru denmiştir. Hatta kumrularla aynı cinsten olan bir tür üveyik adıyla bilinir. Familyanın en küçük üyesi 15 cm uzunluğundaki elmas kumru (Geopelia cuneata) en irisi de Yeni Gine’de yaşayan ve uzunluğu 80 cm bulan taçlı güvercindir (Goura cristata)
Güvercinlerin gövdesi yumuşak ve sık tüylerle kaplıdır. Bildiğimiz evcil güvercinlerde boz, kurşuni yada pas rengi gibi donuk renklerde olan bu tüyler, bazı tropik türlerde yeşil,sarı,mavi,mor gibi parlak ve canlı renklere bürünür.Türlerden bir çoğu da değişik renklerden oluşan desenlerle bezenmiştir. Bütün güvercin ve kumrularda üst gaganın dibinde çıkıntı yapan bir et parçası bulunur. Bu kuşların başları gövdelerine oranla küçük, boyunlarıda oldukça kısadır. Bacaklarının, kuyruklarının ve kanatlarının uzunlukları türlere göre değişir. Öbür kuşların çoğunda rastlanan eşeysel ikibiçimlilik güvercin ve kumrularda görülmez; yani dişi ile erkek ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzer. Bazı türler böcek, solucan ve salyangoz yersede büyük bölümü tohum yemeye uyarlanmıştır. Treron cinsinden yeşil güvercinler ile bazı başka türler de yalnızca meyve ile beslenir.
Hemen hepsi, gırtlaktan gelen yumuşak “huu”sesleri çıkararak “dem çekme”denen özel ötüşleriyle tanınır. Yalnız yaşamaktan hoşlanan bazı türler dışında, güvercinler ve kumrular her zaman sürüler halinde bulunurlar. Taçlı güvercin gibi iri türler daha çok yerde yaşayan, toprağı eşeleyerek yiyecek arayan ve yerde yuva kuran kuşlardır. Aynı yaşama ve beslenme alışkanlığı, Türkiye’nin ve bütün Avrupa’nın yerli kuşlarından bir olan üveyik (Streptopelia turtur) ile gökçe güvercinde (columba oenas) de görülür. Buna karşılık türlerin çoğu ormanlık bölgelerdeki ağaçlarda yaşar ve yuvalarını dalların arasına kurarlar. Eski dünyada çok yaygın olan ve Türkiye’nin Toroslar, Kuzey Anadolu Dağları gibi yüksek kesimlerinde kuluçkaya yatan Tahtalı (Columba palambus) da bir orman güvercinidir. Ama ekili tarlalara, bahçelere, hatta insanların bulundukları parklara kadar sokulur. Güvercinler ve kumrular yuvalarını genellikle ağaçların alt dallarına, kaya çıkıntılarına ya da ağaç oyuklarına taşdıkları ince dal ve çalı parçalarıyla yaparlar. Dişi kuş yuvaya genellikle 2,bazen 1 ya da 3 yumurta bırakır. Birçok türün yumurtaları beyaz, bazılarınınki sarımsıdır. Kuluçkaya yatma, yumurtaları gözetme ve yavruları besleme görevini dişi ile erkek birlikte üstlenir. Güvercin ve kumruların başka hiç bir kuşta örneğine rastlanmayan en ilginç özelliği yavrularını beslemek için sütümsü bir sıvı salgılamalarıdır “Güvercin Sütü” denen bu madde erişkin güvercinlerin kursaklarından (yemek borusunda, besinlerin geçici olarak depolandığı keseden)salgılanır ve memelilerin sütü kadar besleyici bir sıvıdır. Ana baba bu sıvıyı kendi gagasından yavrunun ağzına akıtır ve yumurtadan yeni çıkmış yavrusunu tohum yiyecek duruma gelinceye kadar böyle besler. Çok ender bulunan değerli yiyecek anlamındaki “kuşsütü” sözcüğüde bu yüzden deyimlere geçmiştir. Güvercinlerle kumruları öbür kuşlardan ayıran bir başka özellikte su içme biçimleridir, bütün kuşlar gagalarına bir yudum su alıp başlarını geriye doğru atarak yuttukları halde, güvercin ve kumrular tıpkı memeliler gibi suyu emerek içerler.
Günümüzde, süs kuşu olarak kafeste beslenen ya da çeşitli becerilerinden yararlanılan yüzlerce evcil güvercin soyu vardır. Bunların hemen hepsi, Avrupa ve Asya’da yaşayan kaya güvercininden (Columba livia) türetilmiştir. Bu kuşun İÖ 4500lerde ilk kez Irakta evcilleştirildiği ve eti için kafeste beslendiği sanılıyor. Sonradan İslam dininde, Musevilik ve Hıristiyanlık’ta kutsal sayılan, barışın ve sevginin simgesi olarak görülen güvercinler için camilerde, büyük konaklarda, Avrupa’daki malikanelerde küçük yuvalar ya da güvercinlikler yapılmaya başlandı. Zamanla evcil güvercinden pek çok süs güvercini türetildi.
Bir zamanlar Amerika’da yaşayan göçmen güvercin (Ectopistes migratorius) bu gün soyu tükenmiş türlerden biridir. 1880 den önce sayıları milyarları bulan bu kuşlar eti için öyle çok avlandı ki sonunda Ohio’daki Cincinatti Hayvanat bahçesinde korumaya alınan bir tek göçmen güvercinden başka örnek kalmadı.1914’te türün bu son temsilcisi de ölünce göçmen güvercinlerin soyu tükendi. Ama doğadaki türleri korumak için önlem alma gereği ilk kez o zaman duyuldu ve soyu tükenen bu kuş öbür türlerin geleceğini kurtaran ilk uyarı oldu. Elimizden geldiğince ırklarımıza sahip çıkalım ve kaybolmalarına, bozulmalarına izin vermeyelim, özelliklerini kaybetmemiş ve damarını en iyi şekilde temsil eden güvercinler beslemeniz dileği ile.
 
Not: KAYNAK: TEMEL BRITANICA
Gön: Tekin Özgür
 
 
GÜVERCİNLERİN BARINDIRILMALARI
Evcil güvercinlerin atası, kaya güvercini (Rock Dove-Columba livia} olarak adlandırılan bir türdür. Güvecinler esas nitelikleri uyarınca, kafes kuşları değildir. Ötücü nitelikleri ve salt güzellikleri için geliştirilmiş çeşitleri olsa da, evcil güvercinler kafes kuşu olmayıp, ev içinde beslenmezler. Bu girişin yapılması nedeni, evcil güvercinlerin, ataları gibi, gereksinim duydukları “yaşama ortamlarının” daha iyi anlaşılmasıdır. Güvercinler doğada olduğu gibi, havadar ve mevsimsel ısı değişimlerinin hissedilebildiği mekanlarda beslenmelidir. Ancak aşırı etkiler için gerekli önlemleri almalısınız. Kapalı, ışıksız ve diğer doğal koşullara uygun olmayan yapay “ısı ve ışık etmenleri” güvercin yuvalarında olmamalıdır.
Güvercinlerin ortamlarının, havadar ve nemsiz olmasına özel önem gösterin. Zira kapalı ortamlar, dışkılama nedeni oluşacak “zararlı gazlar” ve ortamdaki oksijenin tüketilmesi ile düşük oksijen miktarı zararlı mikrobiyolojik oluşumlar için en iyi ortamı yaratmış olur. BU nedenle nemsiz ve havadar bir ortam yaratılmalıdır. Aksi halde, ölümler, bağışıklık sisteminin gelişmemesi, hastalıklar kuşlarınızı sürekli olarak risk altında tutacaktır. Güvercin çiftleri için, en az 20 cm derinliğinde ve 30 cm genişliğinde bölümler yapmalısınız. İdeal ölçüler 30 x 50 cm dir. Bölümlerin içine folluklar yerleştirin. Güvercinlerin gezinmeleri için ayrı açıklıklar yaratın ve tünekler oluşturun. Bunlar birbiri ile ne kadar bağımsız olursa o kadar iyidir. Dışkı ve diğer artıklarla birlikte yaşamalarına izin vermeyin düzenli olarak ortamı temizleyin. Güvercinlerinize, yemlik suluk ve taşlık (mineral) edinirken, içlerinde dolaşamayacakları tipleri seçin. Bu kapları da düzenli olarak temizleyin ve dezenfekte edin. Unutmayın ki önleyici işlemler daha ucuz ve mutsuz sonlardan daha keyif vericidir.
Güvecinlerinizin küçük uçuşlar yapabileceği açıklıkların da bulunması yararlıdır. Dışardan gelebilecek kuşlar için, ayrı ve ilişkisiz bir kafes ortamı yaratın ve kuşlarınızın arasında katmadan önce makul bir süre (3 ila 7 gün arası) onları burada tutarak gözleyin. Rahatsızlıkları olup olmadığını anlamaya çalışın. Zorunlu olmadıkça dışardan kuş getirmeyin. Güvercinlerinizi barındırdığınız ortamı, daha uzun sayılacak süreler içinde, dezenfekte edin. Ancak bu sırada kuşlarınız ortamda bulunmasın. Zemine gözenekli ekipmanlar döşerseniz temizleme konusunda kolaylık yaşayacağınız gibi, kuşlarınızın olağan dışkıları ile temaslarını da engellersiniz. Kuş sayısını da alanın genişliğine göre dengeli olarak ayarlayın. Çok sayıda kuşu dar bir alana koymak, onların hareket yeteneklerini sınırlar ve yeterince hareket edememelerine neden olur. Olağan dışı ses, kirlilik ve ışıklardan uzak tutun. Salmanızı, uçuşlarında görebilecekleri bir ortama yerleştirin. Salmalar sürekli olarak kapalı tutulmalı ve siz varolduğunuzda açılmalıdır. Genel olarak tek bir cins beslemeye özen gösterin. Bu daha iyi bir cins elde etmenizin en kolay yoludur.
 
GÜVERCİNLERİN BAKIMI 
Güvercinlerin bakımı yukarıda açıklanan temel sağlık ve mekan koşulları üzerine temellendirilmelidir. Güvercinlerin bakımı, yukarıdaki esasları da dikkate alarak
a- Mekan
b- Mekan sağlığı
c- Beslenme
d- Koruyucu Hekimlik
e- Üreme
f- İyileştirme
olarak ana başlıkları ile özetlenebilir. Yukarıda mekan ve mekan sağlığının temelleri açıklanmıştır. Aşağıda yazılı sıraya uyularak açıklamalar devam edecektir.
 
GÜVERCİNLERİN BESLENMELERİ 
Öncelikle esas olarak güvecinlerinizi gün içinde belirli iki öğünde besleyin. Bunu sabah ve akşam olmak üzere iki kez yapmanız uygun olacaktır. Güvercinlerinizin önünde yem sürekli olarak bulunmamalıdır. Aksi halde, güvercinlerinizin uçuş ve hareket performanslarını olumsuz yönde etkilersiniz. Güvercinler her öğünde yaklaşık 15-20 dk içinde yemlikte bulunan yemlerini tüketir, açlıklarını giderirler. Sonrasında yem ve yemliği güvercinlerinizin önünden alın. Kış aylarında yüksek enerjili besinlerle beslemeniz uygun olacaktır. Yaz aylarında bu rejimi değiştirmelisiniz. Yaz aylarında, taze ve yeşil bitkilerle (marul-ıspanak gibi) beslenmeyi destekleyin. Güvercinliğinizde sabit olarak “mineraller içeren taşlığınız” bulunsun. Mineraller içeren taşlar, güvercinlerinizin “öğütücü dişleri” olduğu gibi, vücutlarının gereksinim duyduğu vitamin ve mineralleri de içerirler.
 
Yazan: Şükrü Gülkaş
 
 
GÜVERCİNLERİN TARİHÇESİ 
 
GÜVERCİNLERİN TARİHÇESİ – ( 1 )
İnsanoğlu yerleşik yaşama ayak uydurmaya başlayınca, etrafını tanımaya ve anlamaya başlamıştır. Elbette ki ilk insanlar yaşamak ve soyunu sürdürebilmek  için, beslenmeye ve temel insani ihtiyaçlarını gidermeye yönelik çalışmaya başlamış ve bu uğurda doğayla mücadele ederek emek harcamıştır. İlk insanın temel işi ve çelişkisi de bu olmuştur. Tabi ki o dönemdeki temel çelişki insan ile doğa arasındaki çelişkidir.
İlk insanlar, başlangıçta barınmakta olduğu mağaranın etrafında hazır bulunan çeşitli otlarla yaşamını sürdürmek için  çaba harcarken, akıp giden zaman içinde, yetenek ve alışkanlıklarını geliştirerek barındıkları yerlerden daha uzaklara açılarak, avlanmaya ve değişik beslenme yöntemleri bulmaya çalışmışlardır. İlk insanlar; ateşin bulunmasıyla birlikte avladıkları hayvanların etini, ateşte pişirerek yemeye başlamaları, tuzun bulunup elde edilmesiyle, fazlaca avladıkları hayvanların, etlerini avlanamadıkları günlerde kullanmak üzere, etin tuzlanıp kurutulmasını da keşfetmiş oldular.
Zamanla, kimi hayvanları yaralı, kimilerini de yakalayarak besleyebileceklerini öğrenmeleri üzerine, bu hayvanları evcilleştirerek kendilerine hizmet edebileceklerini öğrendiler. Bu hayvanların etinden ve postundan faydalanabilecekleri gibi sütünden, yumurtasından, güç ile yeteneklerinden de faydalanabileceklerini yaşayarak öğrenmiş oldular. Öncelikle ilk insanlar, kanatlı olmayan hayvanları tanımış ve evcilleştirmiş olabileceklerini düşünmekteyim. Çünkü; ilk etapta kanatlı hayvanlara ulaşmak mevcut durum gereği yani gerekli olan araç ve gereçler olmadığından çok zor olabileceğini düşünmekteyim. Kanatlı hayvanların uçabildiklerinden ve o dönemde, halen yayla ok atma sanatını da, keşfedemediklerinden dolayı doğada ham olan ve işlenmeyi bekleyen ağaç, taş veya tuzak gibi objeleri kullanarak, kanatlı olmayan hayvanları yani karada yaşayan hayvanları avlayarak hayvanlar alemine böylece daha sıkı bir adım atmış olabileceklerini düşünebiliriz. Çünkü insanoğlu bugün bile yeryüzünü ve gökyüzünü(uzayı) anlamaya ve bilimsel verilerle açıklamaya çalışmaktadır. Zira kısmen de olsa yeryüzü anlaşılmış gibi gözüküyor olmasına rağmen gökyüzü ise insanoğlu tarafından yeni yeni anlaşılır olmaya başlanmıştır.
Dolayısıyla ilk insanlar öncelikle karada yaşayan hayvanları anlamaya başlayarak evcilleştirme tarihine damgalarını vurmuşlardır. Daha sonra gökyüzünde uçuşan  kanatlı hayvanları çözmeye, anlamaya ve evcilleştirmeye  başlamıştır. Öyle ki,  gökyüzünde (uzayda) anlaşılmayı bekleyen koca bir dünyanın hâlâ anlaşılamamış olması bize hayvanlarla ilgili her şeyin öncelilikle karada yaşayan hayvanlardan başladığını göstermektedir. İnsanoğlu gök yüzünde uçan kuşları görüp, ötüşen seslerini duydukça ve havada gözlemledikçe, bu nadide hayvanları yani kuşları anlamaya, duymaya hatta, arkadaş olmaya başlamışlardır. Zamanla ormanlarda, deniz kenarlarında ve tarıma uygun düz ovalarda yaşamaya başlayan ilk insanlar; yay ile ok atmayı, mızrak ile hayvan ve balık avlamayı, kara sapan ile tarımı geliştirmeyi öğrendikçe, kanatlı kuşlara ulaşabilmek, onları anlamak ve evcilleştirebilmek için daha uygun zeminler yaratmış oluyorlardı. Çünkü; yay ile ok atma yeteneği gelişip yetkinleştikçe, kuşları avlamak insanoğlu için daha kolay olmaya başlamıştır. Ölmeden avlayabildikleri veya yaralı olarak yakalayabildikleri kuşları ilk bakışta tanıma ve öğrenme duygusundan giderek duydukları ilgiden bu kuşları anlamaya, yaralı olanı ise, yaralarını sarmaya, yani o günün koşullarında iyileştirmeye başlamışlardır. Bu arada ilk insanlar ilkel dahi olsa hayvanlarda yaraların sarılması şeklindeki çabaları günümüzün hayvan sağlığı ve tedavisinin temellerini de atmış oluyorlardı. İnsan ve hayvan arasında gelişen ve her gün  karşılıklı birbirlerini görme, dokunma, hissetme ve  aynı mekanda yan yana olma, suyunu yemeni temin etme durumu, kısaca yavaş yavaş hayvanların  evcilleştirilmesini de  beraberinde getirmiştir. Söz konusu  kanatlı kuşlarında hastalıklı iken ya da insanoğlu tarafından esir alınmışken karşılıklı olarak insan ile o hayvan arasında bir etkileşim, tanıma ve yakınlaşma başlar. Tabi ki hayvan bunu içgüdüsel, insan ise, düşünen bir varlık olduğu için beyin dalgalarının algılama gücüne bağlı olarak bu hayvanları anlamaya ve bilince çıkarmaya çalışır.
İlk insanlar yapıp ürettikleri araç gereçlerle toplumsal bir yapıya ulaşmaya başlarken; yavaş yavaş doğaya da üstünlük sağlama yarışına giriştiler. Kullanılan araç ve gereçler sayesinde üretim artmış ve artan üretim ilişkilerine uygun düşen farklı iki toplumsal yaşam oluşmuştur. Oluşan toplumsal yapılardan biri; tarımsal yapıya uygun araç ve gereçlerin kullanması yanında elde etmiş olduğu tarımsal tohumları da ekip biçmesiyle toprağa bağlı bir köylü toplumu doğar. İkincisi ise; avladıkları hayvanları evcilleştirip üretebildikleri ölçüde yaşamlarını daha iyi sürdürebilen ve belli ölçüde  topraktan bağımsız yaşayan göçer diyebileceğimiz aynı zamanda avlanmanın mayasında olan barbarlıktan türeme barbar toplumlar oluşmuştur. Köylü toplumu avcılıkla uğraşan toplumlara oranla daha farklı bir portre çizer; çünkü bu toplumlar yumuşak ve kendine göre uygar toplumlardır. Diğer gruptaki toplumlar daha serttir. Tabi ki bu iki toplum arasında çıkabilecek anlaşmazlıkların sonucunda göçer olup ta mayasında barbarlık geni olan toplumlar daha kazançlı çıkacakları açıktır.
Genelde bir hayvan sever olarak barbar kelimesinin bizlere uygun düşmediğini biliyorum. Ama; o dönemin somut koşullarında, biz hayvan severler kabul etsek veya etmesek ilk insanlar yaşamak için  gerekli olan ihtiyaçlarını avladıkları hayvanların etinden, karşıladıklarını acıda olsa biliyoruz. Lakin özelde ise güvercin sever olmamızdan dolayı şunu belirtmeden edemeyeceğim: Dünün göçebe hayatında barbar dediğimiz ilk insanlar bugünün evcilleştirme tarihinin ataları değiller midir. Zira,evcilleştirme tarihi onlarla başlayıp, bizimle devam eder. Demek ki; hayvanlar dünde, bugünde ve yarında hep bir evrim süreci içinde olacakları ve yaşam var oldukça kendilerini yenileyerek yetkinleşecekleri ve bu evrim süreci içinde bilim adamı sıfatıyla, bağımsız ve bireyin özgür iradesine dokunmadan yansız bilimsel verilere uygun incelenebilirliklerini sıcak tutmalıdırlar. Bunun içindir ki kaleme almak istediğimiz güvercinlerin tarihide mevcut bilimsel araştırma ve incelemelere dayanmalıdır. Dolayısıyla Darwin’e uğramadan hayvanlar aleminin anlaşılamayacağını hepimiz gün ışığı gibi biliriz. Özelliklede hayvanlar alemindeki kuşlarla ilgili Darwin’in yapmış olduğu bilimsel araştırmalar ve incelemeler her durumda   bizleri Darwin’e yönlendirebilmektedir.
Darwin’in hayvanlarla ilgili olan evrim teorisi, bizim taklacı Mardin güvercinlerinin soy ağacını anlamak ve uyarlayabilmek acısından önem taşır. Güvercin yetiştiricileri daima daha üstün, gelişmiş bir soyu (damarı-kanı) üretebilmeleri için hep bir arayış içinde olmuşlardır. Ama bu durum Türkiye de, bilimsel verilere ve yıllarca devam edebilecek akademik çalışmalara da konu yapılamamıştır. Takla atabilme özelliklerine kavuşabilmiş olmaları bizce hala bilinmemektedir. Onun için Darwin’in doğal seleksiyonumu?, yoksa yapay seleksiyonumu? Neden olmuştur diye irdelemek istedik. Bunun bilinip anlaşılması durumunda daha üstün taklacı soyu üretmek mümkün olacaktır. Onun içindir ki sitemiz bu yazıya Darwin ile işe başlamak istedi. Darwin, Galapagos adalarını ziyaret ederken, bu adalarda yaşayan kuşların anakaradaki kuşlardan farklı olduklarını gözlemlemiş ve bunun üzerine farklı ve benzer yanlarını çalışmalarına yazmıştır. Bu kuşların adadan önce tek bir tür olduklarını belirten, benzerliklerini tespit etmiş ve adanın ekolojik durumuna bağlı yaşamını sürdüren kuşların nasılda farklılıklar gösterdiğini izlemiştir. Bundan hareketle, Darwin bir türün farklı iki popülasyonu bölünürse her biri farklı olan bu kuşakla, kendine göre değişmeye başlayacağını dile getirir. Devamla Darwin; bölünmüş olan popülasyonun kuşaklar itibariyle şansları birbirlerine göre ayrılacaktır. Yani biri diğerinden daha üstün özelliklere sahip olacaktır. Zira Darwin farklı kuşaklarla bölünmüş olan bu türün,  yeterli kuşak sonra bu iki grup birbirine karışıp üremesi yeni bir türü de beraberinde getirmiş olacağını söyler. Güvercin yetiştiricileri günümüz koşullarında doğal seleksiyonla istenilen performansı yani üstün ırkı yakalayabilmeleri mümkün görünmemektedir. Çünkü; bu gün taklacı Mardin güvercin ırkı ile ilgili yılların getirdiği pratik deneyler ile gerçek durumu yansıtan bilgi ve birikim vardır. Böyle bilince çıkarılmış bir bilgi varken işi doğal seleksiyona bırakmak sitemizce doğru görülmemektedir. Üstelik böyle bir çalışma neticesinde taklacı Mardin güvercini ile ilgili üstün ırkı yakalamak mümkün görünmemektedir. Bugün elimizde veri varken veriyi görmezlikten gelmek abesle iştigal olur. Lakin taklacı Mardin güvercinin ilk üreme yöntemini rastlantısal sayabilirim ama sonrası için bir zorunluluk olarak kabul etmemiz gerekir diye düşünmekteyim. Bu bölüm için Darwin’in doğal seciciliğini dillendirmek doğru bir seçenek olarak gözükmektedir. Ancak performansı yüksek bir ırkın üretilmesi için Darwin’in doğal secicilik teorisi bilinçli davranış tercihine uygun düşmemektedir. Burada bilinçli davranış tercihine uygun düşecek olan teori Darwin’in yapay seleksiyon diye incelemiş olduğu görüştür. Bu anlamdaki güvercin yetiştiricilerin Darwin’in yapay seleksiyon dediği sonuca bağlı kalmaları durumunda daha az bir sürede daha nitelikli taklacı Mardin güvercinine ulaşmaları mümkün olacaktır. Darwin’in evrim teorisine göre uygun düşen bu açıklamalar manidardır. “Neolitik’ten beri, çobanlar hayvanlarıyla yapay seleksiyonu pratikte uygulamışlardı. Eğer belirli bir inek diğerlerinden daha fazla süt üretiyorsa veya daha uysal ve kontrol edilmesi kolay ise, daha sonra basitçe bu ineğe öküzlerle daha fazla zaman geçirmesi için izin veririz. Böylelikle daha fazla çocuğa sahip olacaktır. Sürünün bir sonraki kuşağı daha fazla süt üreten daha uysal ineklere sahip olacaktır. Çoban yapay olarak arzuladığı özellikleri seçmiştir. Yeterli kuşak sonunda bu sürünün tamamının uysal ve daha fazla süt üretir olmasına yol açacaktır.” Güvercin yetiştiricileri inek misali o dönemlerdeki çobandan yaşadığımız bu zaman dilimine kadar daha yetkin olduğumuzu kabul edersek daha fazla baş yapan, daha fazla kanat sesi olan, daha fazla uzun baş yapan, daha fazla pikeli oyunlu olan, daha fazla dalabilen, başında daha fazla takla vuran, her başında taban taklası vuran, her seferinde başını takla ile bağlayan, başını daha seri çıkan, takla arası mesafe koyabilen, daha fazla sağlam inen, daha fazla kararlı uçan, yani sağa sola yeltenmiyen, daha fazla evini terketmeyen ve ne pahasına olursa olsun damına veya kümesine inen üstün yetenek ve özelliklere sahip, güvercini geliştirip yetiştirmek mümkün görünmektedir.
 
GÜVERCİNLERİN TARİHÇESİ – ( 2 )
Yazımın birinci bölümünde güvercinlerin, yapay seleksiyon’la, daha ileri seviyelere çekilebileceği, nitelik ve performans acısından, soyuna soy katabilen, taklacı Mardin güvercini üretebilme imkanı olabileceğini söylemeye çalıştık. Ancak hayvanlar alemini daha yakından tanıyabilmek için, biraz daha Darwin’den söz etmemiz gerektiğine inanıyorum. Darwin çalışmalarını sürdürürken, yaşamın sabit olmadığını sürekli bir hareket halinde olduğunu dile getirerek, buna bağlı olarak, canlılarda bir değişim içinde olduklarını dile getirmiştir. Lakin hayvanlar alemindeki, bu değişim ve dönüşümün yapısını, bir bütün olarak çözememişti. HMS Beagle araştırma gemisi ile, 1831-1836 yılları arasında yapmış olduğu çalışmalar neticesinde, gözlemlerini çok daha ileri düzeylere çekerek geliştirmiştir. Özellikle Darwin’in Galapagos adalarına uğramış olması, onu kuşlar hakkında yeni ve gerekli bilgilere ulaştırmıştır. Galapagos adalarında yaşayan kuşların, beslenmeden kaynaklanan farklı gaga yapıları, Darwin’in daha bir ilgisini çekmiştir. Darwin’in bunca yoğun çalışmasına rağmen, İngiltere’ye dönerken, evrim teorisi ile ilgili kafasında çözülemeyen, mevcut soru işaretlerini de beraberinde getiriyordu. Ta ki, Thomas Malthus’un Nüfus Üzerine İnceleme adlı yapıtını okuyuncaya kadar. Yapıt,”Bütün canlılar bir var olma ya da yok olma savaşı içindedir, savaşların nedeni nüfus artışıdır, çünkü beslenme kaynakları sınırlıdır ve bunlara sahip olmak için insanlar zorunlu olarak savaş yürütmek zorunda kalmaktadırlar ve bu savaşta güçlüler zayıfları ezer geçer” şeklindeki düşünceyi dillendiriyordu. Darwin bu yapıtla kafasındaki soru işaretlerini gidermiş ve  evrim teorisini güçlendirip, doğal seçilim ve canlıların çevreye uyum yasasına ait tezini olgunlaştırmıştır. Darwin evrim teorisi, doğal seçilim ve çevreye uyum tezi kendince yerli yerine oturmuş olmasına rağmen, O dönemin somut koşuları, bu tezin yayınlanması önünde bir engel teşkil ediyordu. Daha sonra ”Bir doğa bilimcisi olarak gözlemlerinden sonuçlar çıkarmaya başladığından beri dinden ve kiliseden kopmuş olan Charles Darwin bu son adımı atmaktan ve teorisini dünyaya açmaktan düpedüz çekiniyordu. Notlarının üzerine “ölümümden sonra açılacak” diye yazarak paketlemişti. Bu paket ve eklediği yeni notları neredeyse yirmi yıl Charles Darwin’in evinin merdiven altındaki süpürgeliğinde, sandıkta durmuştur.”Darwin’in Sabri ve azimli çalışması devam ederken”1858’de, doğabilimci Alfred Russel Wallace’tan bir yayın taslağı aldı. Bu kısa makalede de, Darwin’in uzun yıllar sonra ulaştığı sonuç, yani canlıların yavaş yavaş değişme kavramı açıklanıyordu. Sonraları çok sıkı dost olan iki bilim adamı, araştırmalarını yayımlatmaya karar verdiler. 24 Kasım 1859’da, “Doğal Ayıklanma ile Türlerin Kökeni” ya da kısa adıyla “Türlerin Kökeni” (Origin of Species) adlı kitap 1.250 adet basıldı. Bu kitapta, tüm organizmaların gereğinden fazla yavru meydana getirme yeteneğine sahip olduğunu; ancak, elenenlerle nüfusta denge sağlandığını belirtti. İkinci olarak, bir türün içerisindeki bireylerin, kalıtsal özellikler bakımından farklı olduğu gerçeğini anlattı. Bu gerçeklerden hareketle, yavruların hayatta kalması için yaşam kavgası vermek zorunda olduğunu, çevreye uyum sağlayan türlerin yaşamına devam ettiğini, veremeyenlerinse ortadan kalktığını, istenen özelliklerin de kalıtsal olarak gelecek döllere aktarıldığını ve türlerin özelliklerinin seçiminin her bölge ve koşulda farklı olması gerektiğini varsaydı” “Türlerin Kökeni” adlı yapıtın yayınlanması ile yankıları bir olmuştur. Zira Charles Darwin’in eseri Marks ve Engels’in de yoğun ilgisini çekmiştir. Darwin’in eseri yayınlanır yayınlanmaz Engels, Marks’a yazdığı mektupta şöyle demiştir : “Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin, tek kelimeyle muhteşem”. Marks’da kitabı “Bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren kitap işte budur.” şeklinde nitelemiştir.”
 
GÜVERCİNLERİN TARİHÇESİ – ( 3 )
Darwin, canlılarla ilgili evrim teorisini yorumlarken, hayvanların değişiminde doğal seleksiyonu temel alarak olayları açıklamaya çalışmıştır. Bunun yanında temel olmasa da yapay seleksiyonlada hayvanların değişime uğradıklarını dile getirmeye çalışmıştır. Darwin galapagos adalarından döndükten sonra, güvercin yetiştiricilerini ziyaret ederek, ayıklanma (seçilim) yöntemiyle nasıl yeni özellikler ürettiklerini öğrenmiş oldu. Örneğin; yapay ayıklanma ile birkaç döl sonra büyük kuyruklu güvercinler elde ettiklerini görmüş olmasına rağmen, kendisi doğal seleksiyonda diretmiştir. Her ne kadar Darwin bu düşünceye uzak kalmaya çalışmışsa da bu günün somut koşullarında daha elite edilmiş taklacı mardin güvercinini üretebilmek, bilinçli ayıklanmayla yani yapay seleksiyonla oluşabileçeği noktasında ikna olduğumuzu  ve Darwinci evrimcilerinde bu noktada ikna olmalarını isteriz.
Şimdi biraz daha dibe inelim. Bilindiği gibi, canlılar kendi aralarında ve onları çevreleyen şartlara uygun, şu veya bu şekilde bir iletişim ağı oluştururlar. Oluşan bu ağın neticesinde bir oluşum, değişim, ilişki ve çelişkiler yaşarlar ve bu yapılanma canlı varlıkların bir yaşam sistemini oluşturur buna da en genel tabir ile ekosistem denilmektedir. Amiplere gitmeden canlılarda bu ilişki ve çelişkilerin derinleşmesi, yaşanılan doğasal ve coğrafi alt üstler gittikçe canlıları birbirinden uzaklaştırarak farklı yaşamların gelişmesi ve bu yaşamlara uygun düşen, farklı canlı türlerin oluşmasını da beraberinde getirmiş oluyordu. Ve bu canlılar ortak özelliklerine göre kendi aralarında eşleşerek üreme yolunu buluyorlardı. Tabi ki burada kalıtsal yapıları gereği farklı olan, politipik tür, monotipik tür ve ikiz tür den söz etmeyeceğiz. Güvercin ailesinde (familya)yaşanılan somut koşulları irdeleyerek günümüze ulaşabilmiş taklacı Mardin güvercinlerini  anlamaya çalışacağız.
Darwinin galapagos adalarında aynı popülasyondan olup, farklı kuşaklarla bölünmüş olan bir türün, yeterli kuşak sonra bu iki grup birbirine karışıp üremesi yeni bir türü’de beraberinde getirmiş olacağını söyler. Günümüz modern dünyasında bile popülasyonlar çevresel nedenlerle birbirlerinden ayrılabildikleri takdirde türleşmeyi de beraberinde getirdiklerini biliyoruz. Popülasyondan bilimsel çalışma gayesinden uzak kalmadan çaprazlama yöntemiyle yapılacak eşleşmeler sonucunda değişik formatlarda  mutasyonların oluşacağını biliyoruz. Ben burada şöyle bir yorumla devam etmek istiyorum. İki farklı bir mutasyonun oluştuğunu düşünelim. Biri uygun olmayan genlerin dizilişi ile oluşmuş düşük yoğunluklu güvercin soyu öbürüde uygun genlerin dizilişi ile oluşmuş yüksek yoğunluklu güvercin soyu noktasında olsun. Bu durumda güvercin yetiştiricileri bilinçli bir yapay müdahale sonucunda ayıklanmayı da  (seçilim) en doruk seviyede kullanarak standartlara uygun daha nitelikli taklacı güvercin üreterek çok daha elit bir soy elde edilemez mi? diye sormak istiyorum. Dolayısıyla popülasyon bünyesinde oluşan varyasyonlardan (çeşitleme) çaprazlama yöntemi ile değişik mutasyonların oluşabileceği anlaşılıyor olmasıyla elite edilmiş uygun taklacı güvercin soyu üretilebilirmi?diye yine sormak istiyorum.(sakın iki soruda aynı şey demeyin) Bu yöntemlerle yeni bir nesil oluşacağı açıktır.Ama anılan yöntemlerle taklacı Mardin güvercinin genine yerleşmiş olan akıllı çip e ulaşabilecek miyiz.Buda ayrı bir soru.Lakin bu güne kadar öğrendiklerimizin ışığında güvercin yetiştiricileri güvercinlere yeni özellik ve yetenek katabileceklerini anlatmaya çalışmışlardır.Ancak hiç kimse güvercinin motoruna (gen-çip)inememiştir.
Hep güvercinin kaporta kısmına çalışılmıştır. Darwin’in güvercin yetiştiricileri ile görüşmesinde bile onlardan kaportaya yönelik yapay ayıklanma yöntemiyle birkaç döl sonra büyük kuyruklu güvercinler elde ettiklerini öğreniyordu. Bu günde Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde yine kaportaya yönelik inanılmaz gelişmeler kaydedilmiştir. açık renkli, göksü sarı ve  ayna kuyruklu güvercin ürettiklerini biliyoruz. Söylediğimiz gibi bu değişiklikte güvercinin kaportasından öteye gidememektedir. Yine Yavuz İŞCEN tarafından kaleme alınmış bana göre kaportaya yönelik yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum. “Tepelilik özelliği, güvercinlerde resesif (çekinik) yani baskın olmayan bir karakter olup cinsiyetten bağımsız bir yol izlemektedir. Başlangıç için seçeceğiniz güvercinler çok önemli. İlk önce tepesiz ve oyun açısından en güvenilir kuşlarınızdan birini seçerek işe başlayabilirsiniz. Daha sonra oyun özelliği açısından en iyi ve tepeli olan bir kuş daha bulmanız gerekiyor. Kuşların hangisinin hangi cinsiyette olacağı çok önemli değil. Bu iki kuşu eşleştirerek işe başlamalısınız. Bu takıma T1 diyelim. Birinci dölde (F1 dölü) alacağınız yavruların hiç biri tepeli olmayacaktır. Ancak bu yavruların genlerinde tepelilik özelliği bulunmaktadır. Daha sonra aldığınız yavruları birbirleri ile çiftleştirmeniz gerekiyor. Yavruların çiftleştirilmesi sonrası elde edeceğiniz (F2 dölü) kuşlardan istediğiniz özellikleri taşıyan (tepeli) yavruların oranı %25 olacaktır. Yani bu kuşlarda her dört yavrudan sadece biri istediğiniz özelliğe sahip olacaktır. Diğer üç yavru elden çıkartılmalıdır. Bu yavruya Y1 adını verelim. Y1 ile aynı şekilde geliştirilmiş başka bir Y2 yavrusu daha elde ettiğinizde (bunun için başlangıçta T1 ve T2 olarak iki takımla işe başlamak uygun olabilir. Eğer tek takımla başlarsanız T1 den beklediğiniz özelliklerde ikinci bir yavru daha almanız gerekir. İki takımla işe başlamak elinizde kalitesine güvendiğiniz fazla sayıda kuşunuzun bulunması durumunda tercih edilmelidir.) her iki yavruyu Y1 ve Y2 birbiri ile eşleştirdikten sonra alacağınız bütün yavrular başlangıçta tam olarak olmasa bile birkaç kuşak sonra tam olarak istediğiniz özelliği göstereceklerdir. Bu deneme sırasında elde edilen ve istediğimiz özellikleri taşımayan diğer bütün yavruların elden çıkartılması geliştirilen özelliğin korunabilmesi için en uygun yoldur. Buraya kadar yine kaporta anlatılmaktadır her ne kadar taklacı güvercinlerden söz etmiş olsa da yine güvercinin şapkalısının (tepeli) üretilebileceğinden  yola çıkmıştır. Ancak hepimizin bildiği gibi taklacı Mardin güvercinlerinin yetenekleri çok farklıdır. ve bu yeteneklerini bir uçuş dilimi içerisinde bir bütünsellik çemberinde sergileyebildiği kadar taklacı Mardin güvercini olabilir. kendi ırkından gelen ve tarafımızdan sitenin güvercinin standartları başlığında açıklanan 12 adet yeteneklerine özgü açıklamalar yapılmıştır. bunları buraya aktarmak istemiyorum.
 
GÜVERCİNLERİN TARİHÇESİ – ( 4 )
Güvercinlerin tarihçesi diye yazmaya çalıştığımız bir önceki yazı dizisinde, hayvanlar aleminde evcilleştirmenin öncelikle karada yaşayan hayvanlarla başladığını dile getirmiş, ve daha sonra evcilleştirme süreci havada yaşayan kanatlılarla başlamış olabileceğini anlatmaya çalışmıştık. Güvercinin dünyanın dört bir yanına dağılmış olduğunu düşünecek olursak, kim ve hangi toplum tarafından evcilleştirilmiş olduğunu söyleyebilmek gerçekten zordur. Zira güvercinin dünyamızın çok geniş bir zeminine yayılmış olduğunu idrak ettikçe ne kadar zor bir meslekle uğraşmakta olduğumuzu daha iyi anlamış olacağız. Başlangıç olarak darwinin bugün beslemekte olduğumuz evcil güvercinin, atası olarak kabul ettiği kaya güvercini bizlere işaret ettiğini biliyoruz. Bu konuda çalışma yapan birçok araştırmacıda, evcil güvercinin atası kaya güvercini olduğunu söylemektedir. Lakin kuş bilimcileri tarafından yapılan incelemeler sonucunda ise evcil güvercinin 2 veya 4 tür yabanı güvercinin eşleşmesi ile oluşan ve farklı zaman dilimleri içerisinde varyasyonlaşabilen güvercinden kök almış olabileceği söylenmektedir. Güvercin tarih boyunca, doğal ve yapay seleksiyonla bilinen 800 ırkı günümüze kadar taşıyabilmiştir. Toplum ve bireyin ekonomik, sosyal ve kültürel yapısına getirisi ile daha yakın duran, özellik ve yetenekleri ile bunu gösterebilen güvercinin, daha fazla öne çıkmaya başlayacağı bilenen bir gerçektir. Dolayısıyla bu şekilde öne çıkan güvercin ırkı, diğer ırklara nazaran daha fazla gelişeceği ve özelliğini geliştirmek için destek göreceği bilinen diğer bir durumdur. Onun için insanoğlu tarafından sürekli olarak geliştirilip yetkinleştirilen evcilleştirme tarihi, Asya, bir kısım Afrika ve Mezopotamya da gelişmiş olabileceği her ne kadar söyleniyorsa da, bu evcilleştirmenin Asya ve Mezopotamya toplumlarınca geliştirilmiş olabileceğini söylemek isterdim. Ama evcilleştirme konusunda her iki toplumu destekleyen bilimsel bulgu ve belgeler olmadığından, kendimde bu düşüncenin niyet olarak kalmasını istiyorum.
Ancak bir kısım sınırları denizlerle çevrili olan Çin, Hindistan, Pakistan ve Sattülarab ile devam eden İran, Irak, Suriye yine Akdeniz, Marmara ve Karadeniz ile çevrilmiş olan Türkiye, devamla bir kısım Rusya, ve Rusya ile komşu olan Kazakistan ve Moğolistan ile çevrili bu coğrafyada evcilleştirmenin doğmuş olabileceğini kendimdeki niyet gibi bu kanaati da düşüncelerime taşımak istiyorum. Çünkü bu bölgelerdeki özellikle Jeopolitik açıdan son derece büyük bir öneme sahip olan Asya toplumu ile Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan Sattülarabin iki yakasında ve İran yaylasının batı eteğine kadar uzanan ve tarih boyunca Uygarlıklara ev sahipliği yapmış olan Mezopotamya toplumu arasında evcilleştirmeyle ilgili gidip gelmek benim için çok daha ayrı bir düşünceyi beraberinde getirmektedir. Lakin, çevrili ülkeleri sayarken Çin’le başlamıştık Çin’le devam etmek istiyorum. Bugün Çin’i Asya üzerinden Anadolu’ya ve oradan Avrupa’ya bağlayan tarihi kervan veya baharat dedikleri yol bildiğiniz gibi İpek yoludur. Bu yol Üzerinden  ticaret kanalı ile mal aktarımının yanında, kültür etkileşimi de önemli bir rol oynamıştır. Zira bu yol toplumların birbirlerini etkilediği ölçüde felsefe, ahlak, örf ve adetler ile inancın kısmen de olsa  değişimlere neden olmuştur. Doğudan batıya pusula ve kağıt gidince Avrupa’nın deniz gücüde gelişmiş oluyordu. Gelişen bu gemilerin gücü kapsamında dönemin ünlü padişahı Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında İstanbul’un fethini gerçekleştiriyordu. Gelişen bu deniz güçü beraberinde tarihi ipek yolunu da işlevsiz bırakıyordu. Bu anlatımlardan çıkarmak istediğim sonuç ise;
1-Site  durumuna
2-Tarih   durumuna
3-Uygarlık   durumuna
4-Ticaret       durumuna
5-Ve İnanç   durumuna
göre değerleri daha yoğunlukta olan toplumun söz konusu güvercinin evcilleştirilmesine daha önce başlamış olabileceğini düşünmek istiyorum. Evcilleştirme tarihinde toplumun ortak birikim ve ortak aklında etkili olabileceğini düşünmek isterim. Lakin evcilleştirmeyi nihai olarak su yüzüne çıkaracak olan, yine bilimsel çalışmalar neticesinde bulunacak bulgu ve belgeler olacaktır. Her şeye rağmen güvercinin evcilleştirilmesi genel olarak özetlenirse ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçtan doğmuş olduğunu hepimiz biliriz. Yukarıda bir kısım Afrika dememdeki düşüncenin altında yatan ülke ise Mısır’dır. Ancak Mısır’ın çok eski medeniyete sahip olmasına rağmen güvercinin evcilleştirilmesi Afrika kıtasından başlamış olabileceğine dair bir düşünceye sahip olmak isterdim. Lakin Afrika coğrafyası içinde, bilimsel çalışmalar neticesini beklemekten başka alternatifimiz yok.
Güvercinin sonraki çağlarda evcilleşmesi ile kimi zaman gübresi ve eti kimi zamanda yön bulmadaki ustalığı ile özellik ve yetenekleri için korunduklarını biliyoruz. M.Ö 1200 yıllarında Mısır’da güvercin den haberleşme amacı ile yararlanıldığını ve M.Ö 300 yıllarında Çin’de postacılık için bütün ülkeyi saran bir haberleşme ağı kurulduğu. Dönemin hükümdarları savaş ve yolculuklarında  güvercinin haberleşme alanında kullandıklarını gerektiği yerde ve zamanda bu haberleşme ağı ile savaşı kazanabildikleri yine gerektiği yerde ve zamanda savaşı önleyerek barışa katkı sundukları bilinen gerçeklerdir. Zira 1146 ila 1174 yıllarında Suriye hükümdarı Nureddin Mısır’da güvercin den bir posta ağı kurup ayaklarına ve gagalarına yönelik bulmuş olduğu bir şifreleme yöntemi ile ün yaptığı bilinen diğer bir gerçektir.
Güvercinin yukarıda sayılan alanlardaki hizmetleri, toplum tarafından benimsendikçe, ister istemez toplumun hassas dokusu olan, inanç dünyasında kendine bir yer edinmiş olacaktır. Güvercinin kendinden yana oluşan bu inanç kültürü, kendi içinde gelişerek kendisini günümüze kadar taşımış olduğu gibi, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların tarihinde  güvercin den yana son derece olumlu söz edilir. Hazreti Nuh’a tufandan sonra suların çekildiğini haber veren, Hazreti Muhammed’in düşmanlarını şaşırtan yine güvercin olmuştur. Yukarıda söylendiği gibi dünyada evcil güvercinin 800’ze yakın ırkları olduğu söylenmekle, bunun 30’na yakın bir kısmı ise ülkemizde bulunmaktadır. Bu otuz ırkın içinde sayılan  Ankut güvercini en eski ırklarımızdan biridir. Zira yer yer güvercinin özellik ve yeteneklerinden söz eder ve yazarız. İşte Ankut ve Demkeş  güvercinin  ötüş özelliklerinden dolayı yaygın olarak yetiştirilmişlerdir. Ankut güvercinin ırkı dünyaca da bilindiği ve Peygamberimizin torunu  ve Hazreti Ali’nin oğlu olan İmam Hüseyin’in çakşırlı paçalı ve Ankut güvercini beslemiş olduğu tarihte yazılır. Evliye çelebi 1638 yılında İstanbul’daki güvercin severlerin kuşu kuş ile avlayan avcıların piri İmam Hüseyindir söylediklerini yazar. Evliya çelebinin kayıtlarında Hazreti Ali’nin “kırmızı çatal ibikli çakşırlı güvercin” beslediğini ve bu Ankut güvercini beslemenin sünnet olduğunu ve bu Ankutların sade kut, taçlı kut ve çakşırlı kut gibi çeşitleri olduğunu belirtir. Bir Müslüman toplumu olan Şanlıurfalılar Ankutların uğurlu olduklarına inanırlar. Hazreti Eyüp’ün bu güvercini mağarasında beslediği ve çocuğu olmayan kadınlara gece uykusunda korkan kadınlara uğur ve deva olduğu söylenir. Bugün Rusya da bulunan bazı güvercin ırkının sözünü ettiğimiz Ankut güvercin den köken aldığı ve bu durumu Rus güvercin yetiştiricileri de kabul ettikleri bilinmektedir.
Osmanlı 1600’lü yıllarında görev unvanlarını bakmakla yükümlü oldukları güvercinin adlarından alan 30 doğancı,271 çakırcı,276 şahıncı,45 atmacacı olmak üzere toplam 592 görevli çalışmakta idi. Köme güvercinin bugün Şanlıurfa’da “Halis Güvercinler” olarak bilinir. Dünyada ise Dewlap olarak anılırlar. Osmanlı sınırları içinde bulunan Suriye ve Lübnan’daki güvercin den köken aldıkları, Halep, Şanlıurfa ve Gaziantep arasında bir güvercin ticareti yapıldığı ve bir ara Suriye’de bu kuşların tükenmeye başladığı için Suriyeli güvercin severlerin Gaziantep’in Kilis’ine gelerek güvercin aldıkları bilinmektedir. Köme Güvercinin bugün bile Şanlıurfa’nın en değerli güvercinidir.”Halis Kuşlar (Köme Kuşlar):Bu kuşlar evcil ve eğitilmiş olup uçurulabilen kıymetli türden kuşlardır. Takla vurmazlar, düz uçarlar ve tumansızdırlar. Bu kuşların erkek olanları (bölük)ayrı matarda beslenir ve yetiştirilir. Bölük kuşların yanında dişi kuş bulunmaz, çünkü kuşçu gereken eğitimi veremez. Şanlıurfa da bu güvercinin çeşitleri ise söyledir. Mevrendi, lemsavey, kırktelli, şıhşelli, şami, zırhı, karalı, tağlit, şekeri, şafrakaragöz, killo, gez, ehles, şafra, arans (keşpir), baş, üveys, balina, Macar, Hollanda, ispir, müsevved, alacalar, mısırlı, kuzer, fitilli, nakışlı (yazılı), amberli, kınıfırlı, kuyrak, perçemli, aynalı, şarabı, derviş Ali, cübbeli, abalı, İsrail ve zeytuni”dir. (Kaynak Şanlıurfa belediyesi)
 
GÜVERCİNLERİN TARİHÇESİ -( 5 )
Dünyadaki güvercinler  her ne sebeple olursa olsun dünyanın geniş bir zeminine yayılmış olduğunu biliyoruz. Türkiye’de ise, dünya geneline uygun ülkenin dört bir yanına dağılmış olduklarını görüyoruz. Öyle ki ülkemizin her il, ilçe, belde ve köyünde onlarca güvercin yetiştiricisi ve güvercin severi görebilmek mümkündür. Her ne kadar eski dönemlerde güvercin besleyenlere ‘kuşbaz’ denmişse de sonraları bir adım ileri gidilerek ‘kuşçu’ denmeye başlandığını ve dizilere konu olduğunu hepimiz biliriz. Lakin, ülkemizde güvercin severler öylesine sevdalı ve öylesine yaygındırlar ki söz konusu bu sevdayı bu tabirlerle tanımlayabilmek ve tanıtmak günümüz koşullarında yetersiz olacağı kanaati bizlerde her geçen gün biraz daha gelişmektedir. Özellikle güvercin yetiştiricisi eğitim ve kültürel düzeyde ülke çıtasını yakalamaktan uzak olması bizlerin bu toplumda ve bu sevda için ne kadar çok çalışmamız gerektiğini çok net bir biçimde bize göstermektedir. Çok çalışmamıza paralel, ülkemizin somut koşullarına uygun düşeceğini idrak etmeye çalıştığım tabir genel için; güvercin sever özel için  ise ; güvercin yetiştiricisi deyimini kullanmak daha uygun düşeceğini söylemek isterim. Gerçi bu terimlerin günümüz koşullarında kullanılmakta olduğunu biliyorum. Ama bunun sistemli bir çalışma neticesinde kuşbaz ve kuşçu deyimlerin yerine daha uygun düşeceği, günümüzü ve yarınımızı  kucaklayacak olmasından “güvercin sever” ve “güvercin yetiştiricisi” terimlerinin  tabanın tamamına çeşitli araç ve gereçler kullanılarak yerleştirmek gerektiğini söylemek isterim. Geçmiş dönemlerin güvercin yetiştiricisi günümüz güvercin yetiştiricisi kadar nicelik ve nitelik kazanamadıklarından  güvercinlerini özensiz ve derme çatma yuvalıklarda beslediklerini biliyoruz. Ancak ülkemizde kapitalist sistemin üretici güçleri ile üretim ilişkileri gelişip yaygınlaştıkça ve en ücra köyümüze kadar girdikçe toplum yapısında ister istemez bu sisteme uygun bir sosyal yapılanmada beraberinde gelişip oluşuyordu. Oluşan bu sosyal yapılanma sonucunda güvercin sektörü her geçen gün biraz daha  ivme kazanarak kendini yenileyip mecrasına akmaya başlamıştır. Böylece mecrasında olgunlaşmaya başlayan güvercin sektörü uygun kümeslerde konuşlandırmaya, bakım ve hastalıkların tedavisinde vb. olumlu etkenlerde bir araya gelince yeni bir yapılanmaya gidilebildiği izlenir olmuştur. Öyle ki gelişen ve değişen somut koşullara uygun, güvercin sektörünü bilimsel verilere dayalı geliştirmek ise kaçınılmaz olmuştur.
Ülkemizde çeşitli güvercin ırkları olmasına rağmen taklacı ırkı ön sırada yerini almakta olduğunu bilmekteyiz. Önceki yazılarımızda söz ettiğimiz geniş bir coğrafyada taklacı güvercinlerin bulunduğunu öğreniyorduk. Çok dibe inmeden yabancı kaynaklarda 1055 yıllarında Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Abbasilere taklacı güvercini tanıttığı ve Abbasiler kanalı ile İran, Irak, Suriye ve Ermenistan olmak üzere bölgedeki diğer ülkelere ve Mezopotamya’ya yayıldıkları belirtilmektedir. Bu durumda Selçuklu toplumu ile Arap toplumu arasında kurulan bu iletişime bağlı olarak söz konusu güvercinlerin her biri kendi toplumuna ait güvercinle eşleşeceği ve buna bağlı olarak ırk veya soy çalışması yapabileceği ve netice itibarıyla farklı ırk ve jenerasyonların oluşabileceği bilinen bir gerçektir. Yine Doğu Türkistan’da “beyaz kağıt oyun güvercini” ve “siyah pars oyun güvercini” var olduğu ve bu güvercinin iki veya üç çeşidinin bulunduğu yüksek uçtuğu ve uçarken takla attığı söylenmektedir. Tam bu noktada yüksek uçtuğu ve takla attığı deyimiyle ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. (1.) Ne kadar yüksek uçtuğu ve ne kadar süre ile havada kaldığı bizce bilinmiyor. (2) Her taklacı güvercin havada uçarken takla atar ama sözü edilen bu güvercin takla atarken nasıl bir yetenek sergiler bizce bu durumda bilinmiyor.
Bunu şunun için irdeliyorum; çünkü bizim ikinci kategoride tabir ettiğimiz taklacı Mardin güvercini 7 ila 8 saat uçtuklarını bizzat yaşadığımız için biliyoruz. Öyle ki bu kategoride yer alan taklacı Mardin güvercini sabahtan akşama kadar havada kaldıkları ve o zaman ‘fanus’ dedikleri lamba ile güvercinlerin kümese inmesini sağlamak için güvercin yetiştiricilerimiz bir caba ve emek harcadıklarını bununla da kalmayarak geceye kalıp kalmayacağına dair büyük bir heyecan duyduklarını biliyoruz. Zira geceye kalan güvercin bir sonraki günün akşamına kadar uçmaya devam ettiğini, büyüklerimiz bu durumu çok yaşadığı için anlata anlata bitiremiyorlar. Bugün bile bu güvercinleri havada görmek mümkündür. Dolayısıyla ikinci kategoride anlatmaya çalışacağımız taklacı Mardin güvercini süre olarak sabahtan akşama kadar havada kalması onun genel standardıdır. Yüksek uçmaya gelince bu ikinci kategoride saydığımız taklacı Mardin güvercini uçtuktan sonra saatlerce gökyüzünde görünmezler. Dürbünle bile baksan kendilerini göremesin çünkü onlar bulutların üzerinde gezmektedirler. Öyle uçarlar ki havayı bile incitmezler o kadar derin ve nettirler ki bazen onların yerinde olmak isterdim. Saatler süren uçuştan sonra çok yükseklerde görünmeye başladıklarını sezersin ve gittikçe irtifasını düşürmeye başlarken bile o havada süzülmeye devam eder. Bu arada  güvercinimiz yeteneğini sergilemek için başına asılmaya ve başına asıldıkça dikey olarak yükselmeye ve yükseldikçe başında takla vurmaya ve takla vurdukça  kulağa hoş gelen o kadar güzel  kanat ve takla sesi çıkarır ki, bizler o sesi duydukça bütün olumsuzluklarımızın dağılmış ve bunlardan arınmış olduğumuzu hisseder ve rahatlarız. Acaba Doğu Türkistan’da yüksek uçan ve takla atan bu güvercinleri böyle mi biliyoruz? Ama bütün yazılanları ve anlatılanları düşündükçe  bu güvercinlerin taklacı Mardin güvercinin yakalamış olduğu formattan çok daha geri bir formata sahip olduğunu düşünmekteyim. Çünkü taklacı Mardin güvercininde her zaman saklı olan birden fazla asalet vardır. Bu asaleti başka bir taklacı güvercinde bu güne kadar görmek ne bize nede bizden önceki kuşaklara nasip olmamıştır. Şunu da söyleyerek konumuza devam etmek istiyorum. Sözünü ettiğimiz ve sabahtan akşama kadar uçan güvercinin değişen yaşam koşulları sonucu bu güvercini yetiştiren yetiştiricilerimiz gittikçe azalmaktadır. Gerçekten bizdeki taklacı ırkın standartlarını başka bir taklacı güvercinde var olabileceğine dair bir kayıt ve bize ulaşan bir bilgi yoktur. Gerçi taklacı Mardin ırkı dışındaki taklacı ırkları ile ilgili yazılanlar var, ama hiçbir yazı bizim taklacı Mardin güvercinin özelliği ile örtüşmemektedir. Turkish, Tumbler, Asiatic, Clap, Tumbler, gibi adlarla dünyada bilinen taklacı güvercinin her ne kadar uçuş, oyun, taklacı ve performans güvercini diye söyleniyorsa da bir bütün olarak bu güvercin ırkının taklacı Mardin güvercinin yeteneklerini aşan bir performansa ulaşamadıkları bizce bilinmektedir. Bu güvercinler yukarıda adlarını saydığımız dünyaca bilinen taklacı ırkları olsa olsa taklacı Mardin güvercini yanında ancak bir alt kimlik gibi durabileceklerine yönelik inancımız çok yüksektir. Neticede ülkemizin Mardin bölgesi dışındaki bölgelerde taklacı performans güvercini adı altında uçan ve baş veya fişek yapabilen taklacı güvercinini irdelediğimizde yine taklacı Mardin ırkı güvercininden kan aldığı ve taklacı Mardin güvercini ile kırdırılmış olduğunu görmekteyiz. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Abbasilere taklacı güvercini tanıttığını yabancı kaynaklardan öğreniyoruz. Bu taklacı ırkın yaşamakta olduğumuz coğrafyaya yayıldığını, Arapların taklacı ırka sahip çıktıkları ve taklacı Mardin güvercin ırkı ile kırdırılmış olabileceği söylencesi yaygın olmasına rağmen bu güne kadar kesin bir tanımlama yapılamamıştır. Lakin taklacı Mardin güvercinin çıkış noktasında sitemiz konuyu enine boyuna araştırmaktadır. İleride bulunabilecek bulgu ve belgeler güvercin sever toplumu ile paylaşılacaktır.
 
GÜVERCİNLERİN TARİHÇESİ – ( 6 )
Diğer toplumlarda olduğu gibi, Mardin toplumu da  güvercin yetiştiricilerine iyi gözle bakmadığını biliyoruz. Büyüklerimizin bu düşüncesinde yatan temel kaygı; güvercin yetiştiricileri daha çok başıboş olacakları ve zamanlarının büyük bir bölümünü güvercinlerle geçirecekleri, bu durumda işlerini evlerini ailelerini hatta dostlarını ihmal edecekleri yönündedir. Bu düşünce bireyin erginlik yaşından sonra, yavaş yavaş gündemine oturmaya başlayan, evlenme ilişkisine de yansımaktadır. Yaşamını bu manada yönlendirmek isteyen söz konusu bireylerin, güvercin yetiştiricileri olma sebebi ile ailelerin kızlarını vermekte tereddüt yaşadıklarını her Mardinli bilir. Bu düşünceye devamla Müslüman bir toplumda güvercin beslemenin o aile için(kaloo) uğursuzluk getirdiğini söylemeye çalışmak, hem bizleri şaşırtıyor hem de Müslümanların inançları açısından büyük bir tezat oluşturuyor. Çünkü güvercinin bir önceki yazılarımızda anlatmaya çalıştığımız gibi her inanışta güvercinin önemli bir yeri ve sayfası olmuştur. Müslümanlığın gelişme aşamasında Hz. Muhammed’in ve Hz Ebubekir’in Mekke’den yürüyerek uzaklaşmaya başlamaları ve  bir saatlik yoldan sonra Tor dağında bulunan mağaraya saklanmaları, Hz Ebubekirin biraz tedirgin olmasına yol açmıştı. Bunu hisseden Hz Muhammed “Allahın yanlarında olduğunu” kendisine söyler. Kendilerini aramakta olan Ebu  Süfyenin paralı askerleri ise mağaranın önüne geldiklerinde, mağaranın ağzında bir akasya ağacı  ve bu ağaca yuva yapmış ve yumurtası üzerinde kuluçkaya yatan bir kumru ile örümcek ağıyla örülmüş mağaranın ağzını gördüklerinde, Hz Muhammed ve Hz Ebubekirin mağaranın içinde olamayacaklarını düşünerek  oradan ayrılırlar. Oysaki mağaranın içine girip bakmış  olsaydılar, Hz Muhammedi ve Hz Ebubekiri görecekleri gibi istenmeyen olaylarında önünü açmış olacaklardı. Lakin güvercin ve örümcek istenmeyen olayların önünü almış ve beraberinde Müslümanlığın gelişmesinde önemli bir kilometre taşı olmuştur. Onun içindir ki Kumru ve güvercin Müslümanlıkta barış simgesi olmaya devam etmiştir. Bizlerin ise hala uğursuzluk getirir şeklinde, yetişmekte olan genç nesilleri  güvercinden uzaklaştırmak için, hiçbir temeli olmayan safsata düşünceler ileri sürmenin manasız olduğu gibi, zaten günümüz koşullarında pekte tutulur bir yani kalmamıştır. Zira genç nesillerin eğitilmesi gelecek kuşaklara örnek olmaları  için güvercin uğursuzdur deme dışında söylenecek o kadar çağdaş yönelimler var ki ama konumuz olmadığı için olaya girmek istemiyorum. Bunu bu kadarla bağlayarak, yinede varsa yoksa taklacı Mardin güvercinleri demek istiyorum.
Önceleri taklacı Mardin güvercini beslemek bugünkü kadar yaygın değildi. O zamanlar yaklaşık olarak Mardin’de bulunan 15’şin üzerinde  Aile taklacı Mardin güvercini beslerdi. Mardin’de bu Ailelere Beyt Mungan, Beyt Ensari, Beyt Basmacı, Beyt Kosalli, Beyt Köle, Beyt Milli, Beyt Göze, Beyt Özberk, Beyt Bayraktar, Beyt Gosso, Beyt Şahtana, Beyt Hamut, Beyt Mahoti, Beyt Kömürli, Beyt Çinli, Beyt Bilezikçi, Beyt Sincan ve Beyt Akgeyik denirdi. Burada beyt diye kullandığım sözcük Arapça olup dar manada “ev” geniş manada ise  “aile” anlamında kullanılmıştır. Ve bu ailelerin çoğu ekonomik ve sosyal olarak diğer ailelere nazaran daha ileri düzeyde olmaları sebebiyle yer yer bunlara Mardin’in ileri gelenleri yani eşrafları da  denilmektedir. Her ne kadar bu ailelerin günümüzde eskisi kadar etkinlikleri yoksa da, halen varlıklarını sürdürdüğü ve aynı adlarla anılmakta oldukları bilinmektedir. Yukarıda sayılan ailelerin hepsinde, mutlaka ve mutlaka güvercin yetiştiricisi olan bireyleri devamlı olmuştur. Lakin bu aileler zamanla besledikleri güvercinleri azaltmaya, hatta yer yer beslememeye başlamaları üzerine, taklacı Mardin güvercini bu anlamda kırılmamış, aksine toplumun tamamına yayılmış ve bu nadide güvercine bunca dez avantajı olmasına rağmen, Mardin güvercin yetiştiricisi sahip çakarak günümüze kadar gelmesini sağlamıştır. Yaygınlaşan bu güvercin sevdası, mevcut çelişkilere bir yenisini daha ekleyerek, komşuluk ilişkilerini zedeleyecek bir çelişkiyi daha, beraberinde getirmiş oluyordu. Mardin evlerini hepimiz biliriz, taştan yapılmış ve her ev bir diğerinin üstünde inşa edilmiştir. Yine merdiven misali bu evler bir birine bitişik dağın eteklerinden başlar ve dağın tepesinde biter. Bir evin diğer bir evin avlu içini görmemesi mümkün değildir. Böyle bir mimari yapıda bir üsteki evin alttaki evin avlu içini görmemesi diye bir şansıda yoktur. Dolayısıyla güvercin yetiştiricisi kendi güvercinini uçurması ile elbette ki dama çıkıp birkaç güvercin severle güvercininin performansını izleyecektir. Yoksa başka türlü güvercinden zevk alması ve o an için mutlu olabilmesi mümkün olmayacaktır. Taklacı Mardin güvercin yetiştiricisi  bir kaç güvercin severle birlikte, kendi damında bu zevki tadarken  alttaki evin mahremini ifşa ederek  o aile acısından gerçekten hoş olmayan bir durumda yaratmış oluyor. Dolayısıyla altta oturan aile, bu sefer sana farklı bir gözle bakmaya, hatta zaman zaman komşuluk ilişkilerin zedelenmesine kadar, gidebilen tatsızlıklarında yaşanması kaçınılmaz oluyor.
Mardin’de evlerin biri diğerinin üstünde kurulduğunu, merdiven misali uzunca bir basamak gibi, yan yana ve üst üste dizildiğini söylemeye çalıştık. Ancak ilçelerin çoğu düzlük arazide kurulduğu ve günümüz gibi apartmanların oluşmadığı zamanlarda, ilçelerin durumu Mardin merkezden pek farklı değildir. Bu ilçelerde evler tek katlı ve bitişik olduğundan, güvercin yetiştiricisi yine komşusunun avlusunu olduğu gibi  görebilmektedir. Üstelik bölgemizde yaz aylarında hemen hemen bütün aileler damda kurdukları tahtta yatıyor olması bile, güvercin yetiştiricisi acısından başlı başına bir sorundur. Nede olsa mahrem ve namus diye önemli bir kavram vardır. Güvercin severlerin böyle durumlarda hoş olmayan görüntülerle karşı karşıya geldiklerini hepimiz biliriz. Damdaki güvercin yetiştiricisi avludaki kız veya kadın derken, olumsuz olayların yaşandığını her güvercin sever bilir. Bir güvercin yetiştiricisi için bu kadar olumsuzluk yetmiyormuş gibi bide komşu damına giden veya konan güvercini oradan uçurmak için ufakta olsa taş atmamız sonucunda, avludaki bayanın veya sokaktan geçen insanın kafasına veya evin camına gelmesi ise gerçekten bu duruma güler misin ağlalar mısın demekten insan kendini alamıyor. Bu olumsuz koşullara ek, güvercin yetiştiricisi sıkça başvurduğu abartılı (yalan) söylemleri, Osmanlı dönemindeki yasaları da etkilemiş olacağından, Osmanlı mahkemelerinde  tanıklık etmeleri kabul edilmemiştir. Ama bütün bu olumsuzluklara  rağmen, Mardinli güvercin yetiştiricisi taklacı Mardin güvercinlerini ne pahasına olursa olsun bırakmamıştır. Zaten güzel olanda bu güvercin kültürünü günümüze kadar yaşatabilmiş olmasıdır. Onun içindir ki Mardin “güvercin aleminin başkenti sayılma konusunda, Şanlıurfa ile ezeli rakiptir. güvercin aleminde bileşke alan kesiştiren, katan ve paylaştıran tek kent.”olabilmesi de bundandır. Sitemizde bu güne kadar taklacı Mardin güvercin noktasında  sevdasını yitirmeden emek vermiş ve vereceklerin önünde saygıyla eğiliyor.
Bölgemizin somut koşullarında güvercin yetiştiricisi olmak gerçekten zordur. Çünkü hala güvercin yetiştiricisi, toplum tarafından yadırganan bir durum olarak algılanmaktadır. Toplum güvercin yetiştiricisine çok sıradan ve önemsiz bir işle uğraştığını algılıyor olmasından, güvercin yetiştiricisine önemsiz bir tavırla yaklaşmaktadır. Bu önemsiz düşünceyi kırmak toplumun tamamına düştüğü gibi yine en büyük görev güvercin yetiştiricisinin omuzlarındadır. Her ne kadar bu olumsuz algılamanın kökü, eski dönemlere kadar gidiyorsa da,bu olumsuz havayı yenmek artık günümüz koşullarında mümkün hale gelmiştir.Global dünyanın ulaştığı düzey ve küreselleşmenin çok hızlı bir şekilde,dünyamızı ayaklarımızın altına kadar getirebilmiş olması,çağdaş ve uygar yaklaşımların yaygınlaşması, toplumsal bilinçte ve güvercin sever dünyasında,olumlu bir havanın esmesine neden olmuştur.Bu gelişmelere paralel,bilgisayar dünyasındaki Internet ağı diğer toplum kesimlerinde olduğu gibi güvercin sever toplumunda da,serin havanın esmesine neden olup bu manada bir başlangıç noktası oluşturmuştur.Dünyada ve ülkemizde güvercin sitelerin gittikçe yaygınlaşması,yine dünyada ve ülkemizde güvercin yarışma ve festivallerin gelenekselleşmesi,bu serin havanın daha uzun yıllar gelişerek devam edeceğini bizlere göstermektedir.Bugün Türkiye’mizin içinde bulunduğu sosyo ekonomik durumu,dünya sosyo ekonomik ölçeği içinde,gelişmekte olan ülkeler kategorisinde her ne kadar yer alıyorsa da,Mardin bölgemizin sözü edilen ülke ölçeğine uygun bir paralellik arz ettiğini söyleyebilmek zordur.Ama Mardin bölgesi ülkemizin batısına göre çok daha geri bir sosyo ekonomik yapıya sahip olmasına rağmen,güvercin severleri her ne kadar bu durum zorluyorsa da yine dünya geneline paralel Mardin güvercin sever toplumunda, olumlu gelişmeler kaydedilmektedir.En önemlisi güvercin sevdasında bu güne kadar mücadele eden,Mardinli güvercin yetiştiricisi,kendini yenileyerek sorguluyor olması bizce tarihi değerdedir.Sitemiz bu durumu adına layık bir güvercin dünyası için,atılmış önemli ve bilinçli bir adım olarak değerlendirmekte ve Mardin bölgemizin güvercin yetiştiricisi kendini sorguluyor olmasına ek Mardin’e özgü kurulmuş ve kurulmakta olan,güvercin siteleri ile gelenekselleşmeye giden güvercin festivalleri küçükte olsa bu sevdanın tetikleyicisi ve yol alıcı etkenleri olmaya devam edecektir.Sitemiz bu olumlu gelişmeleri kayda değer bulduğunu ve bu gelişmelere katkı sunabilmek için bir caba içinde olduğunu,bütün güvercin severlerin bilmesini isteriz.Devam edecek…
 
Yazar Adı: REFİK AKAY 
Yazar İletişim: refik@refikguvercin.com
 
 
 
Bazı Kuşçu Tipleri
 
“BENCİ” tip
Kendisiyle övünür ve başkaları tarafında da övünülmek ister. Ona göre, bu konuda her şeyi kendi bilir. Bu hususta, mutlaka kendince övünülecek bir şeyler bulur. Bilgisiyle iftihar eder.” Kaç bilimsel makale ve kitap okuduğu “ kendisine sorulduğunda, hafif bir mahcubiyetle “…ben daha çok pratikciyim. 20-25 senedir bu işin içindeyim..” diyerek, övünmek için bu defa kuşculukta geçirdiği uzun yılları ileri sürer. Yani onun bu konuda, her zaman gururlanacağı bir şeyleri vardır. Kendisi, yanlışlarının düzeltilmesinden ve bilgilendirilmesinden hoşlanmaz.  Kurduğu ve hakimiyeti altında olan kuşçuluk dünyasının, tek hakimi olmak ister. Kuşçulukla ilgili doğru olan ve kendisine anlatılan şeylerden rahatsız olur. Bu sırada başka tarafa bakar, ilgisiz görünmeye çalışır. Belki de yaptığı yanlışlıklar, onu bu sırada rahatsız etmektedir!. Bunların, kendilerini geliştirmek için çabaları yoktur. Öldürdükleri canlılar için pek üzüntü duymazlar. Gider yenisini alırlar. Kendi aralarında birbirlerine hava atmaları görülecek şeydir!.
Çare: Başarılı olmak için, geçirilen yıllardan daha çok okumanın ve araştırmanın önemli olduğu, kendisine anlatılmaya çalışılmalıdır. Gerekirse bu konuda “ toplu kuşçuluk terapileri “ yapılmalı, hatta sarsıcı şok tedavileri uygulanmalıdır. Bütün bu çabalara rağmen, çoğu zaman olumlu sonuç alınamaz ve kişi gaflet ve dalalet saplantısından kurtulamaz. Bunların sayıları tahmin edilenden çok fazladır. Tedavisi çok zor ağır vakıa’lardır. Son olarak, Yüce Yaradan’a havale edilmelerinden başka çare yoktur.
 
“MEGOLAMAN” tip
Kendisini ve elindeki kuşları en üstün gören, diğerlerinin tamamında hatalar arayan, yetiştiricinin emeğini hiçe sayarak kuştaki hataları dile getirmekten asla çekinmeyen tiptir.  Beslediği ve yetiştirdiği kuşların o cinsin en iyisi olduklarına kendisini inandırmıştır. Başka bir olguyu kabil ettiremezsiniz. Elindeki kuşlar hayal dünyasında mükemmel oldukları için onlar uçurulamayacak kadar değerlidir. Bu nedenle daha çok yerde beslemeyi severler. Şayet kuşlarından birilerine verip uçurtturmuşsa ve kuş bir şey oynamamışsa mutlak hata uçuran kuşçudadır. Şayet gaflet içine düşmüş ve kendisi uçurmaya kalkmışsa ve kuş oynamamışsa, kuşun yapmadığını kendi başarısızlığı olarak değerlendirir ve kahrolur. Dışa karşı farklı görünmeye çalışsalar da iç dünyalarında tam bir yıkıntı yaşarlar. Buna paralel olarak ta kuşun sergilediği iyi performansı da sadece kendine mal eder. Aslında iyi olan kuş değil, kendisidir.
Çare: Kur’an insanı öyle bir noktaya koyar ki, hayvansal yönüyle en adi varlık iken, Ruhani olarak Allah’ın nefesidir.  Yani insanoğlu zıtlıklar üzerine kurulmuştur. Bu nedenledir ki  Mevlana ne olursan ol, yinede gel diye seslenir insanoğluna.  Burada böyle tiplere bu olguyu vermeye çalışmamız gereklidir.  Bizim beğenmediğimiz bir şey, aslında başkasının çok beğendiği bir şey olabilir. İnsanın, canlının sadece görünen güzel yüzünü değil, ruhsal bütünlüğü ile değerlendirilmesi gerektiğini dile getirmeli ve açıklamalıyız. Buna tahammül edebilirsek, insanı anlayabiliriz.  Ki çoğu zaman bunları anlatma, dile getirme,  bu çaba boşa gidecektir. Yine Yüce Yaradan’a havale etmekten başka bize çıkar yol kalmayacaktır.
 
“SATICI” tip 
Bunlar için kuşun iyi ya da kötü olmasından ziyade, kuşun ederi çok daha önemlidir. Bu tipleri sadece Pazaryerlerinde, kendi kuşlarına benzerlerini ucuz yollu alırken yakalayabilirsiniz. Amacı pazardan aldıklarını da, yüksek ederlere satma gayretidir.  Genellikle zamanlarının tamamını kuşlarıyla geçirirler. Bunu bir geçim kaynağı olarak düşünür ancak yanılırlar. Kimse kuştan büyük paralar kazanamamıştır. Hayat felsefeleri, kendi kuşlarının vasıflarını başkalarına göstererek reklam yapmaktan ziyade, popülasyondaki isimli kuş ve kuşçuların kuşlarını karalayarak kendilerininkini ön planda tutmalarıdır. İnce hesap ve sıkı pazarlık yapmayı severler. Onlara göre, kümeslerindeki kuşlar ticarethanelerindeki bir maldır. Onlara baktıklarında yerde gezinen çil-çil dolarlar olarak görürler. Kuşlarının ölmesine, satamadıkları, zarar ettikleri için üzülürler. Davranışları tıpa tıp benci tip ile aynıdır. Kimse bu tiplere başka kuşlarla ilgili konuşturamaz. Bu nedenledir ki, kendilerinden ve yanlarındaki şakşakçılardan başka dostları yok gibidir.
Çare: Megolomandırlar, kimse bu tiplere gerçek iyi kuşu kabul ettiremez. Onlara göre ülkenin hatta dünyanın en iyi kuşları kendisindekilerdir. İlginçtir, kuşlarını satmak için söyledikleri yalanlara çoğu zaman kendileri de inanırlar. Bu nedenle başka yerlerde izlediğiniz iyi kuşları bu tiplere anlatarak zaman kaybetmeyin. Bu tiplere söylenebilecek en güzel söz, başkalarının yüksek rakamlara sattığı kuşları anlatmaktır ki çatlasınlar.
 
“DOYUMSUZ VE YAYILMACI” tip
Bu tip bazen aynı zamanda yukarıdaki özellikleri de taşıyabilir. Bunlar da çok yaygındır. Bir kümes, birkaç kuşla başladığı kuşçuluk tutkusuna, süratle yeni ilaveler yapmak ister. Bu amaçla kümes ve kuş sayısını devamlı arttırır. Bahçesini doldursa doymaz. Devamlı yayılma arzusu içindedir. Bahçesinden balkonundan çıkarak, arkadaşlarının kümeslerini de işgal etmek ister. Arkadaşlarının kümeslerinde dahi bir hegomanya kurma çabası içerisindedirler. Bu yüzden, bu mekan sahipleriyle -özellikle de evin gerçek hükümdarı ile- başları devamlı derttedir. Yayılmacılığına bazen sinsi, bazen cüretkar, bazen de yalvarmalar katarak, amacına ulaşmaya çalışır. Sanıldığından daha tehlikeli bir tiptir.
Çare: Kuş oynatmanın çok zor olduğunu bildiklerinden, bunu az kuş ile başaramayacakları doğrultusunda yanlış bir kanıya sahiptirler. Başarı şansı az olmakla birlikte, önce kendisine en fazla 2 adet 1x1x2 metre ebadında 2 adet iki kümes ile 5 çift damızlığın yeterli olduğu, fazlasına gerek olmadığı güzel bir şekilde anlatılmaya çalışılmalıdır. Bunda başarılı olunamaz ise (ki çoğu zaman böyle olacaktır), hiç acımadan ve tereddüt edilmeden en çok korktuğu kişiye, yani evin gerçek hükümdarı dolduruşa getirilmelidir.  İç işleri bakanının,  koruma ve kollama görevi içinde yapacağı bir seri uygulamalar olumlu sonuç verecektir. Gösterilecek bu yakın ve samimi ilgi sayesinde kurtulma şansları yüksektir. Bu tiplere işin başında müdahale edilmeli, kesinlikle bulunduğu mekandan çıkmasına meydan verilmemelidir. Bu kümeskonducular ile yapılacak olan mücadele, gecekonducularınkinden daha zordur.
 
“ZAMAN ÇALICI” tip
Bu özellik, hemen hemen bütün kuşçularda bulunan ortak bir özelliktir. Bunlar, diğer aile fertlerine ayırmaları gereken zamandan çoğu kez çalarak, bunu hobi, kuş uçurma zamanlarına katmak isterler. Bu nedenle, çaldıkları zamanın sahiplerince devamlı eleştirilirler. Bu yüzden tedirgindirler. Bunu telafi etmek için istirahatlerinden fedakarlık yaparlar. Bu da onları çok yorar. Açıkça söylemek gerekirse, bu hobicilerin en haksız oldukları durumlardan biridir. Onlar, bu işe ayırdıkları zamanı çoğu zaman fark etmezler, adeta kendilerini unuturlar.
Çare: Kuşçunun kuşlara ayırması gereken zaman önceden ailece belirlenmeli, ancak hobicinin bu kuşları ile meditasyon saatlerine de ailece saygı gösterilmelidir. Kuşçu da olağanüstü bazı durumlar hariç kendine tahsis edilen zamanın dışında kuş ile ilgilenmemelidir.  Aksi halde ailenin diğer fertlerince yapılacak toplu gösteriler legal bir hak haline gelecektir. Kısaca, aile fertlerine ayrılması gereken zamanla, bu hobi için harcanan zaman, denge içinde tutulmalıdır. Bu çok önemli bir husustur.
 
“PARA MAZOŞİST” tipler
Bunlar paralarını harcamaktan marazi bir zevk duyarlar! Ne kadar çok para harcarlarsa, ne kadar pahalıya kuş satın alırsa,  o kadar rahatlarlar ve yine o kadar iyi bir kuşçu olacaklarını sanırlar. Aslında çoğu zaman sağlıklı bir kümesleri de da yoktur. Durmadan kümeslerinin iç dizaynını değiştirir ve yeni denemeler yaparlar. Kümesteki kuşlarına bir soluk alma fırsatı vermezler. Aldıkları kuşlardan daha iyisini daha hesaplı alabileceğini dile getirseniz de aldırmaz, ucuz etin yahnisinin olmayacağı misali, iyi kuşun ucuza alınamayacağını düşünürler. Adeta bir saplantı halinde gider, kafalarına taktıkları kuşu ne pahasına olursa olsun alırlar. Sanki kendi paralarına bir kasıtları vardır. Ne söyleseniz, onları ikna edemezsiniz! Genellikle de aldıkları kuşlardan bekledikleri verimi alamazlar ve şikayet edip dururlar. Bunlar bilgiden ziyade, paraları ile kuşçuluk sanatını yürütmek isterler.  Bunlar beni şimdiye kadar en çok üzen ve yoran tiplerdir. Örnek vermek gerekirse; İyi kuşun tarifini, iyi kuşçunun ve kuşun adresini istemelerine, izleyerek alacaklarını beyan etmelerine rağmen,  onlar hala isimli Kuşçunun, isimli kuşunun kendilerince münakaşasını yapar, sonra da gider onu alırlar.  Eğer varsa geçen emeklerimi de, helal etmemeyi bazen düşündüğüm bu gurubun arkasından çoğu kez, siz kolay akıllanmazsınız, keşke şu söylediklerimi size para ile satsaydım. Bakın o zaman nasıl ilgilenirdiniz dediğim çok olmuştur!
Çare: Bunlarla ilgili bir çare, maalesef tarafımdan bilinmemektedir.  Bunlar için yapılabilecek, söylenebilecek tek söz vardır. Allah ıslah etsin!
 
“LİSTECİ” tipler
Bunlar daha çok kuş dükkanlarında ya da ihalelerde rastlayabileceğiniz tiplerdir. Bunlar dükkana, ihaleye ciddi bir tavırla girer, çok konuşmadan kümesindeki kuşların tip ve renklerine uygun kuşları eş etmek amacıyla alır ve çıkarlar. Yine bu tipler, kuşları rahatsızlandığında bir veteriner eczanesine girip,  cebinden bir kağıt parçası çıkartıp, gelmeden önce bir dostunun hazırladığı listeden (çoğu lüzumsuz ve yanlış) ilaçları, şu var mı, bu var mı? diye okumaya başlar! İlaç ve vitaminleri yığdırır. Çok da pazarlık etmeden parasını öder ve aynı ciddiyetle dükkandan çıkar. Yanlarında çoğu kez, bu malzemeleri taşıyacak birileri vardır. Bunların tavırları biraz da Kurtlar Vadisi’indeki yaman erkek tiplerini çağrıştırır. Aldıkları ilaçları nasıl kullandıkları pek bilinmez.
Çare: Buna gerek yoktur. Biraz temkinli durularak gitmelerinin beklenmesi gerekir. Eğer dükkan sahibi iseniz, kaybolmalarını bekledikten sonra arkalarından Oh! Çekerek bir bardak çay içmenin çok büyük bir zevki olduğu görülecektir.
 
“PROBLEMCİ” tipler
Bunlara da çoğu zaman bir kuşçu dükkanında, dernekte rastlayabilirsiniz. Bunlar genellikle astenik yapıda, tedirgin, mızmız, gergin tiplerdir. Aldıkları kuşu herhangi bir sebeple, devamlı geri götürmek, değiştirmek isteği içindedirler. Onlara göre, başarısızlıklarının temelinde adeta aldıkları kuşları ona önerenlerin ya da satanların sahtekarlığı yatmaktadır. Bunun için devamlı kuş alır, değiştirir, bu amaçla gerekirse münakaşa, hatta kavga ederler. Kümeslerindeki en eski kuşları azami 1 yıllık dahi değildir.  Satıcıların kabusudurlar.
Çare: Çareyi biz değil, kuşu aldığı dükkan sahibi ya da ihale sahibi düşünecektir. Satıcı eğer güçlü kuvvetli eski bir güreşçi veya bir boksör ise sorunu çözmede başarı şansı vardır. Ancak tersi bir durum da söz konusu olabilir. Her halükarda, sorunun çözümünün karakol veya adliyede bitme ihtimali yüksektir.
 
“GÖSTERİŞÇİ” tipler
Bunların kümesleri genellikle kolay ziyaret edilebilir konumdadır. Kuşçulukla ilgili olarak bilgilenme gibi bir sorunları yoktur. Çünkü böyle bir şeye ihtiyaç duymazlar. Ölenin, kaybolanın yerine yenisi hemen telafi edilir. Paralıdırlar. Kümeslerini de daha çok gösteriş için kurmuşlardır.  Kuşları ölmese, kaçmasa dahi sık-sık popüler kuşçuların kuşlarıyla değiştirmek isterler.  Kümese son giren kuşlar onun için en iyileridir ve ilk gelenler, çoktan gözden düşmüştür bile. Başları yukarıda, mağrur ve edalıdırlar.
Çare: Bunlarla uğraşmak çok zaman alır. Esasen buna gerekte yoktur. En önem verdikleri, yani pazarlık safhasında onları şu veya bu şekilde kazıklamak en iyi ve en sevimli çaredir.
 
“GİZLİCİ” tip
Bunlar, ihtiyaç duyduğunu (ki birçoğu gereksiz kuşlardır) hissettiği kuşları, eve çoğu kez karşılaşacağı tepkilerden kurtulmak için gizlice taşır ve onları saklar. Getirdiklerinden bir şey çıkmadığını, çıkamayacağını zaman içinde anladığında ise, bu defa aynı yöntem ile, gizlice elinden çıkarır. Suçüstü yakalandıklarında, aldıkları kuşların fiyatlarını gerçeğinden daha az söylerler. Kutunun içindekilerin fiyat araştırmaları titizlikle yapılmalı, gerekirse şahitlere müracaat edilmelidir. Şahitlerin sözlerine müracaat edilmez ise, beyan edilen tutarlar en az 2 veya 3 ile çarpılarak bir sonuca varılmalıdır. Bazı gizlici tiplerde vardır ki, kimse ne beslediğini bilmez. Çoğu sağdan soldan gelme, birçok kuş ile kümeslerini doldururlar. Bu kuşlar ile ilgili bilgi almaya çalışmak, deveye hendek atlatmaktan çok daha zordur.
Çare: Bu tiplerin eve getirdiği her kutu, özellikle de akşam götürdükleri büyük titizlikle incelenmelidir. Bu arada zaman-zaman yapılacak ani baskınlarla kümesindeki yeni kuşların sürekli araştırılması, arabasının bagaj kısmının kontrol edilmesi de çok faydalı olacaktır. Zira her kuşçunun arabasının bagajında mutlak suretle bir kutu bulunmaktadır. Böylelikle bu tipler üzerinde yakalanma fobisi oluşturmaya çalışarak, bu davranışından vazgeçirmeye çalışmak gereklidir.
 
“KENDİNİ AŞMAYA ÇALIŞAN” tipler
Bunlar bilimselliğe önem verirler. Okuma, araştırma ve kendini geliştirme çabası içindedirler. Bilgiye ulaşmak için tüm kaynakları araştırır, dinledikleri tecrübelilerin deneyimleri ile edindikleri bilgileri harmanlayarak, hakimi oldukları kümesin ve kuşların refahı, yaşam ihtiyaçları için her şeyi yapmak için çaba sarf ederler.  Tabiatın işleyiş mükemmelliğini bildiklerinden tabiata saygılıdırlar ve onu taklit etmeye çalışırlar. Yaşadıkları evreni sadece bakarak değil, düşünerek de görmeye çalışırlar. Ölen canlılar, kuşları onları üzer.  Elindeki kuşların oyun performanslarını arttırabilmek için bir antrenör kadar disiplinli çalışır, kuşlarını da birer sporcu gibi eğitir. Kuşlarında istediği performansı bulamadığında, yakalayamadığında ise “Nerede hata yapıyorum” diye önce kendisini sorgular. İşte bu kuşçu tipi,  Populasyon içinde en faydalı olanıdır. Kuşçuluk hobisi, bunların yüzü suyu hürmetine ayakta kalıyor dense yeridir.
Çare: Bunların sayıları arttırılmaya çalışılmalıdır. Kuşçuluk camiamızda bu güne kadar bıraktığımız imaj, bu tip kuşçuların varlığı ile yok olabilecektir. Aynı zamanda bu tiplerin sayılarının çoğalması geleceğe yaşanabilir bir dünya bırakmanın dahi garantilerinden biri olacaktır.
Bir Kuşçu çoğu zaman yukarıdaki özelliklere sahip, bu sorunları yaşayan ancak asla vazgeçmeyen, çoğu zaman da etrafındakilerce kuş delisi olarak tanımlanan, belki günlük yaşantısında karşılaştığı sorunların çözümünde biraz zorlanan, belki biraz yalnızlık çeken, belki de tabiatın kendisine yaptığı gel çağrısını en iyi şekilde benliğinde hisseden, hassas, ama kesinlikle tabiata saygılı ve ona faydalı, biraz kendi dünyasında, belki biraz da zavallı, sosyal toplum içinde hiçte yabana atılmayacak birikimleri ve özellikleri olan kendi çapında iyi bir insandır.
Değerli Kuşçu Arkadaşlarım. Yukarıda mizahi şekilde anlatmaya çalıştığım tiplemeler,  kuşçulukla yoğun olarak ilgilendiğim süreç içinde tanıma fırsatı bulduğum kuşçulardan esinlenerek kaleme almaya çalıştığım tiplemelerdir. Belki Tanıdığım kişilerden esinlenerek hazırlamış olduğum tiplemeleri biraz muzır duygularla dile getirmek bana pek yakışmasa da, bunları kaleme alma gerekçem şu idi.  Her birimiz yukarıdaki tiplemeleri okuduğunda kendinden bir şeyler mutlaka bulacaktır.  Amacım maalesef ne şekilde bir kuşçu olduğumuzu gözler önüne sererek, ne şekilde olmamız gerektiğine dair bir yönlendirme yapmaktı. Bu satırları okuyan bir kişi dahi kendine “Acaba?” sorusunu sorabilmişse, bu yazı amacına ulaşmış demektir.
 
S a y g ı l a r ı m l a…
Mesut GÖKMEN
 
 
 
KANATLARIN ESARETİ
Çocukluğumdan beri, birçok kez istemiş olmama rağmen yollarımızın bir türlü kesişemediği,  hayatımın bir parçası olan, özgürlük savaşçısı, uçan ve taklalar atan bir güvercin görsem, onlarla uçtuğum, onlarla büyüdüğüm zamanları özlüyorum. Çocukluğumda defalarca bulutlarda beraber uçtuğumuz, bazen damlarda arkadaşlık ettiğimiz, bazen de deli rüzgarlarda savrulduğumuz güvercinlerle buluşmak için öncelerde İnönü Stadının bitişiğinde bulunan,  günümüzde Ulus Bentderesi mevkiinde kurulduğunu duyduğum kuş pazarına gitmek için bir gün hazırlandım.
 
Kuş pazarını zar zor bulduktan sonra, içeri girmek için davranıyorum, ama girişin bir ücret karşılığı olduğunu öğrenince de çok şaşırıyorum. Kuş pazarının bu kadar küçük bir alana sığdırılmış olması beni üzüyor. İçerisi çok kalabalık gürültülü ve sıcak. Özgür arkadaşlarımın da bu konudan rahatsız olduklarını anlamam çok uzun sürmüyor. Gözlerindeki o korku ve stresi anlamamak mümkün değil. İlk önce uzaktan izlediğim ve yaklaştıkça güzellikleri artan güvercinlerini görünce, kendimi tutamıyor ve bir satıcının yanına yaklaşıyorum. Merhabalaştıktan sonra, cinslerinin ne olduğunu sormaktan kendimi alamıyorum. Satıcı “Şebap” diyor ve anlatmaya başlıyor “Bu kuşlar şeffaf, masa kuşu, bunun güzelliği burada, bunu alacaksın işleyeceksin, bunun bir alternatifi yoktur. Buna takla atıyor mu diye kimse sormaz. Bunun gözüyle, burnuyla oynanmamalı, rengiyle de hiç oynanmaması gerekir, kürenk kuşun bulunması çok zor…”
 
Satıcının anlattıkları içinde dikkatimi çeken bir kelime var MASA KUŞU. Meraklı gözlerle, birazda muziplik olsun dercesine, bu kuşların kaç saat uçtuklarını, nasıl takla attıklarını soruyorum. Cevap gecikmiyor: “bu kuşları uçurmayacaksın, bunların takla atanı da çıkar, atmayanı da. Bunlar masa kuşu. Bunların kanatlarını keseceksin ve yerde gezecekler”. İçim burkuluyor. Çocukken beraber uçtuğum, güzel arkadaşlıklara kanat açtığım güvercinler bunlar olmasa gerek diyorum kendi kendime. Ama içimdeki merak artarak sormaya devam ediyorum: “Neden kuşlar uçmasın ki?” Yine cevap gecikmiyor: “Uçan ve takla atan güvercinler üzerindeki tehditler gün geçtikçe bir çığ gibi büyüyor. Hırsızlık vakaları, şehir hayatından kaynaklı ve gün geçtikçe azalan uçurum yerleri, sayıları gitgide artan ve şehir hayatına adapte olabilen yırtıcı kuşlar…”
 
Satıcının bana söylediklerini işittikçe ruhumun daraldığını ve bir daha uçamayacağım korkusunun içime doğduğunu hissediyorum. Satıcının yanından biraz uzaklaştıktan sonra, kendi kendime düşünmeye başlıyorum. Oysaki yüzyıllardan beri uçmaya ve uçurmaya meraklı insanoğlunun, uçabilen bir yaratığı neden tutsak etmek istediğini anlayamıyorum ve aklıma bir Türk bilgini olan Hazarfen Ahmet Çelebi geliyor. Özellikle hava akımlarını ve kuşların uçuşunu inceleyerek, yine bir Türk bilgini olan İmam Cevherinin çalışmalarını geliştiren ve büyük riskleri alarak Galata köprüsünden kendini aşağıya bırakan ve uçarak Üsküdar semtinde Doğancılar Meydanına inen o muhteşem Türk’ü de hatırlıyorum birden. Bilgilerimi biraz daha sınadıkça, Sarayburnunda Hazarfen Ahmet Çelebi’yi izleyen ve deneyin başarıyla sonuçlandığını gören IV Murat’ın onunla ilk önce yakından ilgilendiğini, hatta Evliya Çelebi’ye göre bir kese altınla sevindirdikten sonra “Bu adem pek havf edilecek bir ademdir, her ne murad ederse elinden gelür, böyle kimselerin bakaası caiz değildir” diyerek bu derece bilgili ve zeki birisini Cezayir’e sürgün etmesi ve Hazarfen Ahmet Çelebinin o sürgünde ölmesi, hala tarihten toplum olarak bir ders almadığımızı düşündürüyor.
 
Satıcının birer-birer sıraladığı diğer tehditleri de öğrendikten sonra, “Bu uçma özgürlükleri elinden alınmış masa kuşları taklacı oyun kuşlarını daha mı az tehdit ediyorlar?” diye kendime soruyorum. Aslında beni şüphelendiren bir durumda, bu güvercin satıcısının verdiği pratik ve kıvrak cevaplar. Kafama takılan ve ticari bir rant elde etmek isteyen bir kişi kimliğine bürünerek yaklaşıyorum satıcının yanına ve “Kusura bakma bir iki soru daha sormak istiyorum.” diyorum satıcıya. O da “peki” dercesine kafasını sallıyor. “Ben ticaret erbabıyım, peki bu kuşlardan bir çift senden alsam, gelecek seneye iyi bir paraya bunları satabilirmiyim?” diye soruyorum. “Tabiki bu kuşlar her zaman değerlidir” diye cevap veriyor bana. Devam ediyorum sorularıma biraz daha aydınlanmak ve satıcıyı denemek için; “Ama ben bir duyum aldım,her sene bu kuşların modası değiştirilirmiş ve gelecek sene çift tepe beyazlar moda olacakmış. O zaman bu kuşların değeri düşmez mi?”
 
“Hayır. Olur mu?” diye terslercesine cevap veren, lafı değiştirmeye çalışan satıcı bana güven vermiyor, yanından bazı soruların cevabını almış olarak ayrılıyorum. Aslında istediğim cevapları almış olmamla beraber bu cevapların doğruluğunu teyit etmek istercesine iki taklacı güvercin satıcısının yanına daha yaklaşıyorum ve merhabalaştıktan sonra muhabbete başlıyoruz. Lakabının Tatar Ramazan olduğunu öğrendiğim satıcıya soruyorum; “Şebap güvercinler hakkında ne düşünüyorsun?” Şeytani bir gülücüğün ardından “ Bu kuşların kaşını, gözünü, paçasını seviyor ve besliyorsan eyvallah, şayet çoğaltıp para kazanayım gibi bir düşüncen varsa şunu kulağına küpe yap.    Birileri bu kuşları, siz para kazanasınız diye tespit etmiyor ve revaçta tutmuyor. Bu senenin modasını, seneye para ettiremezsin” diyor ve ekliyor “Aslında biliyor musun bu rantın peşinde olanların tamamına yakını, birer taklacı oyun kuşu meraklısı”
 
Yıllar önce bir dost meclisinde, sohbetlerine kulak misafiri olduğum, Taklacı oyun kuşları yetiştiriciliğinin duayenleri olmuş, herkesçe çok sevilen, isimleri her zaman rahmetle anılan Tenekeci Saim ustanın, Elektrikçi Şeref ağabeyin ve Kulüpçü Avni dayının bir fikir teatisi  aklıma geliyor. Usta “Bir gün gelecek bu kuşlar uçmamaya başlayacak, insanlar tavuk gibi kuşları yerde besleyecekler. Bu kuşları uçurma meşakkatini gösteremeyecekler, zorluklardan yılacaklar. Günden güne bilinçsiz yetiştiriciler; renk, paça, kaş, göz uğruna bu Türk kültürünün nadide parçalarını renk uğruna farklı ırk güvercinlerle kırarak oyun performanslarını kaybettirecekler.” diyor. Şerefattin Karasu “Kuş havada balık tavada, kuşçunun iyisi kuşunu havada, kötüsü masada uçurur diye boşuna mı demiş olacak  büyüklerimiz. Uçmayan kuş masada güzel olsa ne olmasa ne. Yerdeki kuş ne kadar güzel olursa olsun, zaman içerisinde gözde eskir. Oysa iyi bir oyun kuşu gözde eskir mi,  unutulur mu?” diye ilave ediyor. Ardından Kulüpçü Avni dayı “ Yerdeki kuşa bakarak ne kadar zaman geçirebilirsiniz,  kaç bardak çay içebilirsiniz. Yerdeki kuşa bak-bak kanat aynı kanat, paça aynı paça. Oysa iyi oynayan bir kuş izlerken demlikler biter farkına bile varamazsınız. O kuşun yaptığı her hareket ayrı bir heyecan, attığı her takla bir yürek çırpıntısıdır. Desenize yeni nesil eşinin dostunun kuşlarını uçururken göremeyecek, altında bir bardak çay içip sohbetler yapamayacak. Desenize, artık birbirlerine kuşlarını kutu içerisinde kahvehanelerde gösterecekler !”
 
Ustalarımızın söyledikleri aklıma gelince ürperiyorum ve birden aklıma Tevrat’ta yer alan Tufan Efsanesindeki gemiden salınan kuşun bir güvercin olduğu geliyor. Altı veya yedi yaşlarında bir Taklacı Oyun güvercini satıcısının yanına yaklaşıyorum ve iki tane beyaz güvercin aldıktan sonra, dışarıya çıkıyorum. On metre kadar ilerledikten sonra, çocukken beraber uçtuğum güvercinlerle rüzgarda savrulmak için onları gök yüzüne doğru fırlatıyorum. Aşk ve Güzellik tanrıçası olarak bilinen ve sembolü Güvercin olan Aphorodite ile tekrar buluşmak umuduyla evime geri dönüyorum.
 
Tufan ANADOLU
 
MANYETORESEPTÖRLER 
Hayvanların yön bulmada dünyanın manyetik alanını kullandıkları görüşü, ilk olarak Rus doğa bilimci Middendrof tarafından ortaya atılmıştır. Dünyanın manyetik alanı, çekirdekte ergimiş halde bulunan ve hareketli olan demirden kaynaklanır. Manyetik alan, yer kürenin içinden, okyanuslardan ve atmosferden geçip bir kutuptan diğerine ulaşan oval biçimli akış çizgileri olarak tanımlanır.
Akış çizgileri, jaomanyetik ekvatorda yatay durumdayken kuzeye ve güneye gidildikçe daha dik açılarla kesişir hale gelir. Alanın şiddeti, manyetik kutuplara yaklaşıldıkça artar, ekvatorda ise daha zayıftır. Bu alan şiddetini ve eyim açısını saptayan bazı organizmalar, bu bilgiyi alan bulmada kullanırlar. İleri organizmalardan kuşlar, balinalar, bazı balıklar ve bunların dışında bazı mikro organizmalar bu manyetik alanı saptayabilen ve manyetoreseptör adı verilen alıcılara sahiptirler.
1975’te Massachussettes Üniversitesi’nde yapılan bir mikrobiyoloji çalışmasında, bir çamur örneğindeki bir grup bakterinin sürekli toplu halde lamın kuzey ucuna doğru ilerlediği; ışığın etkisi yok edilince, mikroskobun yönü değiştirilince, yerleri değiştirilince bile bakterilerin bu hareketlerine devam ettikleri ancak lama bir mıknatıs yerleştirilip hareket ettirilince bakterilerin farklı yöne hareket ettiği, mıknatısın bir kutbundan kaçıp diğerine gittikleri görülmüştür. Bu deneyin sonucunda da bu bakterilerin manyetik alandan etkilendikleri yargısına varılmıştır. Daha sonra yapılan elektron mikrografisi çalışmalarında bu bakterilerde küçük bir yoğun madde zincirinin varlığı ortaya çıkarılıp bu maddenin manyetit yani mıknatıs taşı olduğu belirlenmiştir.
Manyetoreseptörler, kuşlarda göç yollarının belirlenmesi gibi köpek balıklarında da besin bulmada kullanılır. Lorenzini ampülü denilen organlarda bulunan bu reseptürer, elektrik üreten balıkların etrafında oluşan elektromanyetik dalgalardan etkilenirler. Manyetit, Çamur bakterilerinin sitoplazmalarındaki dizilerden başka güvercinlerin kafa taslarıyla beyinleri arasındaki küçük siyah taneciklerde ve pelajik balinaların serebral kortekslerindeki belirli böldelerde de görülür. Bu ileri organizmalarda da manyetit, yerin manyetik alanından etkilenir ve ilişkili bulundukları sinir hücrelerinde impuls meydana getirirler. Bu impuls da merkeze iletilerek değerlendirilir ve hayvan, gerekli hareketi gerçekleştirir. Sinir impusunun meydana gelmesi, bir membran olayıdır. Membranın iç ve dış tarafındaki sıvı, iyonların türü, konsantrasyonları ve dolayısıyla elektrik yükü bakımından farklıdır. Dinlenme halindeki bir sinir hücresinde iç ve dış sıvılar arasında iç negatif olmak üzere 70-90 mili volt potansiyel fark vardir. Potansiyel fark, – ve + elektrik yüklerinin birbirini çekmesinden ve bir araya gelme eyilimlerinden kaynaklanır. Ancak bu yükleri taşıyan iyonların bir araya gelmek için hareket etmeleri (akım) ortamdaki yük taşıyabilecek parçacıklara bağlıdır. Hücre zarı yapısının çoğunluğunu oluşturan lipit moleküllerinin ise yük taşıma yetenekleri oldukça azdır. Sinir hücresinin iç kısmı, -;dış kısmı ise + yüklüdür. Dış kısım,Na+ ,iç kısmı ise K+ iyonunca zengindir.Sinir uyarılınca içerisi +;dışarısı -yük kazanır ve membran depolarize olur. Na+, dışarı, K+ iyonları içeri doğru hareket eder. İçerideki Na+ konsantrasyonu belirli bir düzeye ulaşınca giriş durur. Bundan önce K+ iyonları dışarı çıkmaya başlar. Böylece yeniden dinlenme potensiyeline geçilir. Ancak, iyonların yerleri normal değildir. İyonların normal yerine dönmesi de sodyum-potasyum pompa sistemiyle (aktif taşıma) Metabolik enerji kullanılarak gerçekleştirilir.
 
HAYVANLARIN DENİZLERDEKİ GEZİNTİLERİ 
Bu hayvanların uzun mesafelerde, alışık olunmayan su canlılarıyla birlikte gezinti kabiliyetleri gerçekten etkileyicidir. Hayvanların denizcilik kabiliyetleri, gizemli oluşlarındandır. Çünkü onların kullandıkları yön duyuları işaretlerini almamız sınırlıdır. Hissi işaretlerini almamız çok yavaş gelişiyor. Bu da bazı hayvanlarda görülen deniz gezintisi yönteminin duyu sisteminin farklılığındandır. Bazı duyu sistemlerinden, konaklama veya çeşitli gezintilerde faydalanılır. Diğer sistemlerin durumu, yeterine uygun olmadığından bir veya birkaç sitem birlikte üstün olur. Sistemlerdeki bu fark, araştırmacıların, taşmanın son derece güç olduğu, tek değişkenle meşgul olunan deneysel kontrolü yapar. Bu şimdilik aşikardır. Örneğin, aşamaları değiştirirken kuşlar kara parçalarını görülebilir belirgin işaretleri, sesleri, güneşi ve başlama pozisyonlarını (konaklama, gezintiyi), manyetik alanı kullanırlar.
 
KADRAN
Arılar, yiyecek kaynaklarının bulunduğu yerden kovanlarına kadar olan yolu izleyip bulmak için gökyüzünde polarize ışıktan ve güneşin pozisyonlarından yararlanırlar ve bu yöntemle biyolojik özellikleri olan sallanma dansıyla (waggle dance) eşleriyle haberleşirler. Belirli kuşlar, karadan yoksun uçsuz bucaksız okyanuslarda gezintiye çıkarlar. Gökyüzünde gece karanlığı belirdiğinde, bahçe ötücüleri gibi bazı tür gece kuşları, yıldız yolları münasebetiyle doğuya göç ederler. Geceleri ilerleme ve geliştirme için planlanmış biçimde kubbelerin çevresinde yeryüzü rotasını çizercesine hareket ederler. Kuşlar, tasarlanmış gökyüzü münasebetiyle kendi kendilerine doğru yöne yani doğuya ilerlerler. Sürekli olarak yeryüzü ekseni pozisyonu da dönüşümlü nöbet için karşılanmıştır. Tasarlanmış gökyüzünün pozisyonundaki keyfi değişimler, kuşların oryantasyonundaki haberleşme değişimlerini üretir. Bu görünen, sonra yeryüzünün selestial referanslarına bağlı rotasyonunu karşılama yerine, kuşlar, arılar ve diğer selestial geziciler, iç zamanları gönderir. Asgari anlaşılan, selestial işaretlerde zaman karşılama oryantasyonu mekanizması, genellikle kadran olarak adlandırılır. Eğe bir arı veya kuş gündüz-gece liste programları şafak ve akşam karanlığı ile saatlerce değiştirilmişse kendi iç kadranına yanlış zaman girecektir ve suni evrelerdeki gece-gündüz dönüsü değişimindeki sapma bedeli ile doğacaktır.
 
JEOMANYETİK İŞARETLER
Uzun zamandan beri bazı hayvanların göç ve gezinti için erin manyetik alanından faydalandıkları, onca yolun algılamasının bu şekilde güçlendirdikleri düşünülmektedir. Bilinen sınır taşlarından yoksu olan evcil güvercinler, güneşin görülmediği bulutlu günlerde yuvalarının yolunu bulabilirler. Normalde kısa bir uçuşta sonra doğru tarafa yönelirler. Bununla beraber küçük bir şey kafalarına yer etmişse ya da manyetik alanı algılayamayacakları şekile uzaklaştırılmışlarsa yanılabilirler. Lokal manyetik anomaller, demir tortuları yüzünden, salıverilen evcil güvercinlerin geri dönmemesine neden olur. Eurycea’lar, karmaşık karanlıkta evlerini yolunu bulabilirler ve onun manyetik alandaki güveni laboratuarda test edilmiştir. Verilen alandaki eğitimden sonra alanın değişik yerlerinden değişik pozisyonlarda test edilip oryantasyon için alandan faydalandığı görülmüştür. Bu durumun iki önemi vardır. Birincisi, Salamanderler ağır hareket ederler, manyetik alanı bulma kabiliyetleri, doğrudan keşif yapabilmeleri için ortaya çıkan, hayvanın içinde teşvik edilen elektrik akımını düzenlemek için dolaylı yanıttan ziyade alan içinde hızlı hareket etmesi sonucu isteni. İkincisi, Salamanderler, su içinde hareket ederler.,elektrik akımı manyetik alanın doğrudan işareti olmayabilen suyun hareketi ile düzenlenir.
Bir hayvan manyetik alanı doğrudan keşfedebilir mi? Bu soruya şu anda kesin yanıt verilemez. Bunula beraber manyetitler, biyolojik orjinin biyolojik orjinin manyetik materyalleri, güvercinlerin kafatasları ile beyinleri arasındaki küçük siyah parçacıkta görülür. Yerin manyetik alanının kuvvet çizgileri ilişkilerinin yüzme tanıklığını veren balinalar,Cerebral cortex’te manyetit alanları içerir.ayrıca bilinmeyen sahil şeridi sularındaki balinaların karaya oturması faciası,yüzdüğü alandaki jeomanyetik karışıklık zamanıyla yüksek istatistiksel önemde görülür. Arılar ve çamur bakterileri de manyetit içerirler. Gerçi manyetitin hazır bulunuşu manyetik alan keşfi için duyu fonksiyonunun açıklığındandır. Manyetik sinyalleri sinir uyarımlarına dönüştüren gerçek reseptör hücreler, bu durumun kimliğini sağlayamamıştır. Arılar ve çamur bakterileri, yerin manyetik alanını algılama davranışları gösterirler. Kuzey enlemindeki çamur bakterileri, kuzeye döner. Oysa bunlar, oysa bunlar, güney yarı küreden güneye dönmezler. Bu fark, bakterinin manyetik farklılıkların oryantasyonundan kaynaklanır. Bu oryantasyon, onlara derin çamurda belli bir açı ile yüzme yeteneği verir. Eğer yapay manyetik alandaki su damlasına konulurlarsa su damlasının haberleşilebilir tarafına toplanırlar ve manyetik alan ortamdan kaldırıldıktan sonra ters tarafa yüzerler.
Amerikan yılan balığı, jeomanyetizm üzerine kurulan denizcilik için deniz organizmalarında mevcut olan yöntemlerden bir başkasına örnektir. Bu türlerin larvaları, Sargosso denizindeki yumurtlanmış alanlardan Amerika’nın Atlantik sahillerine göç ederler. Bu iki nokta arasındaki uzaklık, yaklaşık 1000 kilometredir. Yerin manyetik alanını kullanabilecekleri iddiaları, yein düşük yoğunluğundan dolayı büyük bir olaydır. Bunula beraber, yılanbalıklarının sistemleri, hassasalıcılardır. Okyanus akıntısındaki deniz suyunun hareketleri, büyük bir jeneratör gibi görülür, kondüktör gibi su fonksiyonları için yer kürenin manyetik alanında hareket eder. Jeoelektrik alanlar, okyanus akıntılarıyla düzenlenir (Golf-Strim gibi). Bu da yaklaşık 0,5 m.V/cm şiddetine varır. Bu 20 kilo metreye düşen 1,0 volta eşittir. Elektrik akımı, balıkların sistemlerinde bulunan elektro reseptörler tarafından belirgin bir şekilde meydana getirilen küçük gradyantlardaki voltajdan üretilir. Klasikleşmiş durum yılan balıklarına elektrik alanındaki değişimlerin yanıtında kalp oranındaki yavaşlamayı öğretmede kullanılmıştır. Önce öğretilmiş, yılan balıkları 0,002 mikro volt/cm’den daha düşük direkt akım alanlarında değişm yanıtta, kalp atışlarının yavaşladığı gözlenmiştir. Çünkü okyanusta meydana gelen alanlar daha da büyütülmüş, iki veya üç düzenlemedir. Bu, jeoeoloktrik alanın yılan balığı üzerindeki etkiyi gösterir.
 
TÜBİTAK BİLİM VE TEKNİK DERGİSİ 
330. (MAYIS-1995) SAYISINDAN ALINTIDIR….
Saygılar… 
Hayrettin MERT
 
Güvercinin Kısa Tarihi
Binlerce yıl güvercin bir haberleşme aracı olarak kullanıldı. Firavunlar döneminde, gemilerden serbest bırakılan güvercinlerle taşınan bilgilerin konuşulduğu bilinmektedir. Yaklaşık olarak M.Ö. 2900 yıllarına denk düşmektedir. Akkad Kralı Sargon, M.Ö. 2350 yıllarında Mezopotamya’da da yaşarken, evcil posta güvercinlerine sahipti. Bir saldırı durumunda güvecinler salınırdı. (Aynı tarihlerde Anadolu’da da Hititler hüküm sürmektedir ve yönetimde I. Hattuşili bulunmaktadır.) Eski Yunanistan’da, Olimpiyat oyunlarında yaklaşık olarak M.Ö. 776 tarihinde, kazananlar, kentler arasında, evcil posta güvercinleri ile duyurulmaktaydı. Evcil güvercinler Roma İmparatorluğu döneminde de haberleşme amacı ile kullanılmışlardır. Onikinci yüzyılda, Cengiz Han döneminde, Posta güvercinleri ile Asya’dan Avrupa’ya kadar bir posta sistemi kurulmuştu. Son olarak I ve II. Dünya savaşlarında da güvercinlerden yararlanıldığı gibi, halen de kullanılmaktadır. 19. yüzyılda da Nevşehir ve civarında, tüf kayalıklara oyulmuş ve güvercin gübresinden yararlanmak amacına yönelik güvercin yuvaları bulunmaktadır.
Kişisel bir yorum olarak, Bereketli Hilal olarak adlandırılan bölge, yani Anadolu içleri, Mezopotamya ile Mısır’a doğru uzanan sahil şeridi, dünyadaki ilk uygarlık merkezlerini ve avcı/toplayıcılıktan, yerleşik tarım toplumuna geçişin gerçekleştiği bölgedir. Bu bölgede, geçmişte ve bugün tüketilen temel besin kaynakları olan tahıllar ve hayvanlar ilk olarak evcilleştirilmiştir. Güvecin de ilk yerleşik toplumların bulunduğu bu bölgede, diğer asıl besin kaynakları ile birlikte yardımcı olarak evcilleştirilmiş olsa gerekir. Ancak güvercinin evcilleştirilmesinin, asıl besin kaynaklarının evcilleştirilmesinden görece olarak sonra olduğunu iddia edebiliriz. Çünkü güvercin asli olarak bir beslenme kaynağı olamaz. Zira küçüktür. Tavuktan daha önce bir besin kaynağı olması düşünülemez. Ancak, ek bir besin kaynağı olarak görülmesi ve üretilmesi için altyapının sonraki dönemlerde gerçekleştiği sonrasında diğer besin kaynakları karşısında sadece birlikte olmak adına beslenildiği düşünülebilir. (Nevşehir Civarında görülen güvercin yuvaları, tarım alanları için yüksek değerdeki güvercin gübresi için yapılmışlardır) Özetle bir iddia olarak güvercinin de ilk evcilleştirildiği bölgenin içinde bulunduğumuz bereketli hilal olduğunu söylemekteyim.
 
Yazan: Ozan Genç / İstanbul
 
SAF IRK YETİŞTİRİCİLİĞİ
 Avrupa toplumunda ciddi akademik ve kişisel çalışmaları ışığında  titizlikle uygulayarak ele aldıkları saf ırk ve kaliteli hayvan yetiştirme zihniyetinin olumlu ve başarılı meyvelerini almışlardır. Hatta son yıllarda daha da ileri giderek ırklarda oluşmuş olduğuna  inandıkları genetik bozulmaları (DNA) dahi düzeltme çalışmalarını ciddiyetle sürdürmektedirler. Ülkemizde de internet ağının yaygınlaşması ve dernekleşme faaliyetlerinin olumlu etkisi  ile saf ırk yetiştiriciliği ilgi görmeye başlamış olsa da, üzülerek yarışa baya gerilerden başlamış olduğumuzu söyleyebiliriz. Ama bilindiği gibi “başlamak işin yarısıdır” zihniyeti ile samimiyet, özveri , azim ve  titiz çalışmalar ışığında başaramamak diye bir şey yoktur..
 
Tüm evcil ırklarda olduğu gibi, güvercin ırklarının da gelişi güzel üretilmesi ve bilinçsiz yetiştiriciliğin yapılması, bu ırkın gelecek nesillere taşınması adına bir tehdittir. Bunun en güzel örneği uzun yıllarını bu hobiye gönül vermiş olan güvercin yetiştiricilerinin “nerede o eski dönekler”, “nerede o eski hünkariler” v.s gibi sözlerinden açık ve seçik anlaşılmaktadır. Her şeyi ile bir Osmanlı ırkı olan Hünkari cinsi güvercinlerin saf ve kusursuz olanlarının Almanya ve Hollanda gibi Avrupa ülkelerinden yüksek fiyatlara ülkemizdeki yetiştiriciler tarafından satın alındığı maalesef acı bir gerçektir. Bilindiği gibi Sivas ilimize özgü olan kangal cinsi çoban köpeklerimizin tüm dünya köpek severlerinin gönlünde ayrı bir yeri vardır. Fakat safkan olanlarını dışarıdan almak zorunda kalacağımız günleri, bugünden görüp gerekli tedbirleri alamamamız durumunda,  bu gibi ırklarımızı da çok  farklı bir gelecek ve  sonuç beklemiyor olacak..Yüksek ücretler karşılığında, bazen de illegal yollara göz yummamızın sonucu bize ait olan birçok ırklara artık sadece internet sitelerindeki ve Avrupa dergilerindeki  resimlerine bakarak, avunur duruma gelmekteyiz. Saf ırk bir Sivas Kangal köpeği, Saf ırk bir Doberman ile eşleştirilirse yavrusunun sadece özelik olarak köpek diyeceğimiz bir şey olacağı gibi Saf ırk bir dönek ile  saf ırk bir taklacının eşleştirilmesinin sonucunda da oluşan yavru artık ne dönek ne de taklacıdır. Artık sadece ve sadece bir güvercindir.
 
Saf ırk güvercin yetiştiriciliği öncelikle her güvercin ırkının yoğunlukta yetiştirildiği yöre ile özdeşleştirilmiş yetiştiricilerin görevidir. Örnek olarak Ödemiş ait olan Ödemiş kelebeği,  Mardin’e ait olan Mardin taklacısı, Bursa’ya ait olan Bursa oynarı, Ege’ye  ait olan Dönek ırkı bunlardan bazıları olarak sayabiliriz. Bir saf ırk yetiştiricisi olarak, saf bir ırkı gelecek nesillere taşıyabilmek,  bilinçli bir yetiştiricilik için araştırmacı ve yenilikçi yanımızı daima açık tutmalıyız..Aynı zamanda  ırkın özelikleri, uygun ve sağlıklı kümes koşulları, mevsimine göre uygun ve yeterli yemleme teknikleri,  uygun eşleme ve yavru bakımı, güvercin hastalıklarını tanıma ve teşhis edebilme yetisi, gerektiğinde bilinçli ve uygun dozlarda ilaç kullanımı, ırkın terbiyesi ve son olarak da  uçurulması konusunda edinilebilecek her kaynaktan faydalanmak gerekir.
 
Sanırım bu saymış olduğum yapılması gerekenlerden en çok itilafa konu olan da saf ırkın olması gereken özellikleridir. Özelikle renklerinin ve renklerin vücuda dağılımlarının nasıl olması gerektiği, performanslarının nasıl olması gerektiği ( dönüş, oynama, takla atma veya dolap yapma gibi) paça, gaga  ve göz renkleri olarak sıralayabiliriz. Her yörenin önde gelen damızlık yetiştiricilerinin  ortak buluşabildikleri fikir ve görüşleri bu bağlamda esas olarak kabul etmek gerektiği inancındayım. Bu da ancak bu değerli yetiştiricilerimizi dernekleşme faaliyetleri ile bir araya getirerek gerekli bilgileri bir kaynak haline getirip belgelendirerek çözebileceğimiz  aşikardır.
 
Uzun yıllar sonucu elde edilmiş bir saf ırkın korunması da, en az yukarıda saydığımız sorunları aşmak kadar önemlidir. Çünkü bir gökdelen inşa etmek aylarca zaman ve birçok insanın emeğini gerektirirken yıkılması birkaç dakika alıyor. Tek bir kümeste beslenen damızlık güvercinlerin ciddi bir hastalık ile karşılaşmaları, hırsızlık tehlikesi, zehirlenme veya bir sansarın saldırısı ile bir anda yok olabilir. Yılların emeği ile günümüze kadar taşınmış bir hazinenin (bir ırkın) yok olması bir yetiştirici için çok yıkıcıdır. Bu yüzden aynı mekanda birden fazla kümeste, aynı kalitede saf ırk damızlık barındırmak gerekiyor..Veya diğer damızlık yetiştiricileri ile eşdeğer özelikteki güvercinleri takas ederek hem aynı ırkın devamı hem de genetik olarak da kanların birbirine yaklaşması önleme yolu ile yapılabilir. Bu takas yolu ile karşılıklı yapılan güvercin alış verişleri aynı zamanda yok  olabilecek bir kümes için iyi ve güvenilir bir yöntemdir.
 
Unutmayalım ki ! güvercin yetiştiriciliğinde  “bilinçli,  kaliteli yetiştirici ve kaliteli güvercin” sloganı ile yola çıkmış olduğumuz bu güzel hobimizin hak ettiği saygı ve değeri görmesi ancak bizlerin tutumumuz ve yetiştiricilik profilimize bağlıdır.
 
Saygılarımla 
Polat BULANIK
 
Güvercinin Yuvasına Alıştırılması
Öncelikle alıştırmak istediğiniz kuşun özelliklerini ırkını iyi bilmeniz gerekiyor. Her ırkın yuvaya alışma evreleri farklılık gösterir. Ayrıca aynı ırktan yetişkin veya kızma(yavruluktan yeni çıkmış) kuşun da alıştırılma evreleri birbirlerine göre farklıdır. Kuşunuzu alıştırmak istediğiniz kümesin yeri ve konumu da alıştırma evresini etkileyen önemli faktörlerdendir. Örneğin etrafı kapalı çukur bir yerde balkon gibi bir mekanda kuş besliyorsanız kuş alıştırma süreniz etrafı açık yüksek bir yerde bulunan kümese göre daha uzun ve meşakkatlidir. Yine alıştırma evresini etkileyen bir önemli etkenlerden biriside ki bana göre en önemlisi kümesinizde alışkın kuşunuzun bulunup bulunmadığıdır.
 
Eğer kümesinize alışkın hiç kuşunuz yoksa işiniz zor demektir. Çünkü alışkın kuş kümese giriş çıkış yolunu diğer kuşlara da öğretir. Aynı zamanda alışkın kuşunuz ve acemi kuşunuz havada da birbirlerini tanır, kümeste kavga bile etseler uçarken birlikte küme halinde uçarlar. Bu aynı zamanda güvercinlerin savunma mekanizmalarıyla da alakalıdır. Doğa her hayvana tabiatta kendisini koruyup soyunu sürdürmesi için bir savunma silahı vermiştir. Güvercinlerin savunma silahı ise kaçmak topluca hareket etmektir. Benzer özellik sürü halinde yayılan küçükbaş hayvanlar içinde geçerlidir. Güvercin topluluğundan herhangi bir kuş bir tehlike sezip aniden bir reaksiyon gösterirse diğerleri de tehlikeyi algılamasalar dahi aynı reaksiyonu gösterirler. Bu reaksiyon kuşlarda topluca kaçmak biçimindedir.
 
Ben sizin hiç alışkın kuşunuz olmadığını varsayarak işe başlamak istiyorum. Bu durumda yapılacak en doğru şey öncelikle bir iki çift tercihan üç çift ucuz kuşlardan almak ve işe o kuşlarla başlamak. Aldığınız bu 2- çift kuşu (dikkat edin bu kuşlar posta olmasın ) eşleştirin. Kümesiniz ölçüleri minimum bu kadar kuşu barındıracak şekilde olmalıdır. Kuşlarınız eş aldıktan sonra kümesin içinde yuvalarında birbirlerine kur yapmaya başlayacaklardır. Alışma döneminde kuşları dışarıda yemlemekte fayda vardır. Ancak dışarıya yemlemek için çıkarttığınız kuşların kaçmaması için bazı önlemler almak gerekir.
 
Geleneksel olarak bilinen bu yöntemler:
1-Kuşun kanat teleklerini çekmek
2-Kanadını makaslamak
3-kanat teleklerini uçlardan tutam yaparak bantlamak ya da çengelli iğne ile tutturmak.
 
İlk iki yöntem çoğu hayvan sever tarafından pek onaylanmamakla birlikte aynı zamanda kuşun kanat yapısına da zarar verebilir. 3 .yöntem ise kanat bantlamak yada firkete de denilen çengel iğne ile kanat kösteklemek diğerine göre biraz daha sık tercih edilen ve kuşun alıştırma evresinin daha kısa olduğu durumlar için uygun yöntemdir.Ancak bu yolla da kuşun kanat yapısının zedelenmesi ve hasar görmesi mümkündür. Ayrıca kümesinizin önü açık ise ya da teras seviyesi alçaksa kanadı bağlı kuşun damdan aşağı atlama ve yere düşme tehlikesi vardır.
 
Kanatları bağlı kuşlarımızı terasa saldığımız zaman mutlaka gözümüz onların üstünde olmalıdır. Hayvanlar bir kaç kez uçma girişiminde bulunacak kanatlarının bağlı olduğunu anlayınca bundan vazgeçecektir. Kuşları gözlemlediğimizde hayvanların yavaş yavaş tedirgin hallerinin kaybolmaya başladığını etrafı karıştırıp dişilere kur yapmaya başladıklarını göreceğiz. Bu bizim doğru yolda olduğumuzun göstergesidir. Bu işlemi 3- 4 gün tekrarladığınızda ve kuşları günde bir kez sadece dışarıda yemlemeye alıştırdığınızda hayvanların giderek rahatladığını göreceksiniz. Kuşların kendi başlarına kümese girip çıkmalarını sağlamaya çalışınız. Kuşlarınızı ele almamaya özen gösterin uzun bir sopa ile idare etmeye çalışın. Kuşlarınızın üzerine aniden gitmeyin onları gözlemlerken ani el kol hareketleri yapmayın. Kuşlarınızı alıştırma döneminde günde sadece bir kez dışarıda yemleyiniz. Acemi kuşlarınız eşleştikten sonra 1 hafta 10 gün içinde yumurtaya kovalamaya başlayacaktır. Bu dönemde erkek kuş dişiye aşırı düşkün olur. Bir an olsun onu bırakmaz sürekli peşinde gezer ve kafasını gagalayarak onu yuvaya kovalar erkek kuşu salmak için en uygun dönemlerden birisi bu dönemdir.
 
Dişisinin kanatları bağlı olduğu halde erkek kuşu bu dönemde salabiliriz. Kuşlarınızı hep açken uçurun tok kuşu alışkınken bile uçurmak doğru değildir. Erkek kuşunuz yavaş yavaş yakın damlara uçup gelmeye başlayacaktır. Çok fazla zorlamadan ve kuşu usandırmadan bu şekilde bir iki deneme yapabilirsiniz. Kuşlarınızı uçururken havanın açık ve yağışsız olmasına dikkat ediniz. Tek başına kuş alıştırmak bu işin en zor dönemidir bu dönemde istenmeyen durumlar olabilir kuş kaçırabilirsiniz ama bu sizi usandırmasın. Bu yüzden bu etabı kolay alışabilen Baska, Bursa kırması, Eş düşkünü kuşlarla aşmaya çalışın. Bu şekilde bir iki gün deneme yaptıktan sonra dişi kuşu da erkekle beraber salabilirsiniz. Ancak şunu unutmayın gözlem çok önemlidir. Tedirgin kuş bulunduğu ortamda rahat edemediğini her hareketi ile belli eder. Tedirgin kuş yerinde rahatsızdır. Hemen kümese kaçan kuş alışma evresini tamamlamamıştır buna dikkat ediniz.
 
İlk kuşlarınızı kümese alıştırdıktan sonra işiniz daha da kolaylaşacaktır. Daha sonrası için alışkın kuşla acemi eşleştirmek suretiyle alıştırma yapılabilir. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi her ırkın her kuşun kendine has alıştırma yöntemleri vardır. Bazı yetişkin kuşlar kolay kolay alıştırılamaz. Hatta bazı posta güvercinleri ilk alıştıkları yer dışında kolay kolay hiç bir yere alışmazlar. Yine sökük kuşların alıştırılması zordur. Yavru kuşu alıştırmak biraz daha farklıdır. Ben sadece kuş alıştırma evresini ana hatlarıyla özetlemeye çalıştım. Kuşu alıştırdıktan sonra bu hayvanlardan performans almak için gerekli disiplinleri uygulamak deneyimli kuşçulardan destek almak gerekecektir. Şunu unutmayın en deneyimli kuşçu bile mutlaka kuş kaçırır. Bu işte sabırlı olmayı öğrenmeli kuşları gözlemleyip onları anlamaya azami dikkat göstermelisiniz.
 
Anonim
(yazarı tespit edilemedi)
 

By Admin

Kuscular.net sitesi 2010 yılında kurulmuştur amacımız insanların güvercinlerini güvenle alıp satmasıdır